include_once("common_lab_header.php");
Excerpt for Bahçeden Ötede by , available in its entirety at Smashwords














Bahçeden Ötede

by Fatih Canıtez

Copyright 2019 Fatih Canıtez

Smashwords Edition

















BİRİNCİ BÖLÜM – UZAK GEÇMİŞ

Başlangıçta

Başlangıçta elbette Söz vardı.. Uyum vardı.. Güzellik vardı.. Her şey yerli yerindeydi.. Bütünlük dağılmamıştı.. Ovalar, kırlar, okyanuslar, dağlar ve kuşlar gerçekten ovaydılar, kırdılar, okyanustular, dağ ve kuştular. Her şey gerçekten o şey olmanın mutluluğu ve huzuru içinde sonsuzlukta yüzmekteydi. Uzaklarda bir yerde o bahçe vardı. Her şey o bahçenin içindeydi. Bahçenin dışında hiçbir şey olmamıştı. Bahçe her şeyi kapsayan ve aşan güzelliğiyle sonsuzluğa uzanıyordu. Bahçenin ağaçları, ağaçların yaprakları ve meyveleri gerçek bir ışıkla parlıyordu. Güneş yoktu, her şey doğal bir ışıkla aydınlıktı. Gökyüzü sonsuz bir mavilikte kaybolmuştu. Her şeyi kuşatan yumuşak ve ılık bir mavilik…

Evet, başlangıçta Söz vardı, ama kelimeler henüz ayrışıp dağılmamıştı. Söz kendini sonsuz bir mutlulukta, bütünlükte, iyilikte ve aydınlıkta kuşatıyordu. Bahçe ve Söz birbirinden ayrı değildi. Bahçeye henüz yılan girmemişti çünkü. Elma ağacı da görünürde yoktu. Görülen huzurlu bir aydınlık, duyulan kuşların neşeli ötüşleri, hissedilense rüzgârın hafif hafif okşayışıydı. Ne gören görülenden ayrıydı, ne duyan duyulandan ne de dokunulan dokunandan. Her şey, bitimsiz bir ayrılmamışlığın içinde mutlu bir varlık sürüyordu. Neşeli sincaplar zıpır tavşanlarla sonsuz bir oyuna dalmış, vahşi hayvanlar bile evcil ve huzurlu görünmekteydi..

Aslında bir başlangıçtan söz etmek de zor olurdu. Sonrası ve öncesi olmayan bir andan ibaretti her şey. Kuşlar sonsuz bir şarkıyı mırıldanıyor, ovalar anın ötesinde bir düzlükte uzanıyor, ağaçlar bitimsiz gökyüzünün derinliğinde kayboluyordu. Tüm varlık, sonu gelmeyen ritmik bir müzikte neşe içindeydi. Müziğin sonsuz ritimleri dinleyenleri bıktırmıyor, usandırmıyor, aksine her ritimde tüm varlık kendinden geçiyor, daha taze bir solukla hayata uyanıyordu. Hayat, canlılık ve neşe bir bütün halinde var olan her şeyi kuşatmıştı..

Ayrılık? O henüz adı sanı duyulmayan bir kelimeydi. Bilen ve bilinen bile ayrı değildi. Rüzgâr sadece birliğin şarkısını taşıyordu. Ayrılıkla beraber hüzün de yoktu, o da olmayınca ne bir kaygının ne de bir kederin acı müziği duyulmuş bir şey değildi. Hani filmler mutlu sonla bittikten sonra bunun nasıl bir şey olduğunu merak ederiz, hiç mi olay olmaz sonrasında, hiç mi ayrılık yaşanmaz, hiç mi ağlanmaz. Masalların sonunda gökten üç elma düştükten, prenses prensine kavuştuktan sonra, çok sonra, romanlardaki kahraman tüm güçlüklerin üstesinden geldikten de sonra derin bir sessizlik olur, her şey olması gerektiği hale gelmiştir. Sonrasında mutlu ve mesut yaşarlar. Biraz da öyle bir hal içindeydi bahçe. Ama dinginlikle birlikte canlılık ve hareket de vardı. Öncesi ve sonrasından kurtulmuştu. Belki de fırtına öncesi sessizlikti yaşananlar…

Bahçenin içinde, yüksekçe bir yerde, insanlar gördüm. Her şeyden çok, gerçektiler. Mutlulukları yüzlerinden okunuyordu. Hepsi tatlı bir meşguliyet içindeydiler. İçlerinden birine ölümü sordum, önce sorumu anlamadı galiba, uzun uzun yüzüme baktı. Sonra tekrar kendi işine döndü. Kimi gördüysem, kendini sonsuz bir oyunun her zaman kendini yenileyen farklılığı ve heyecanı içinde kaybetmişti. Oyunlardaki çocuksu merak ve zafer duygusu herkesin yüzünden okunuyordu. Bir başkasının yanına yaklaştım, evinin nerede olduğunu ve ne iş yaptığını sordum. Evinin gördüğüm her yer olduğunu, işininse gördüğüm gibi olduğunu söyledi. Arkadaşlarıyla derin ve tatlı bir sohbete koyulmuştu tekrar. Sanki birisinin herhangi bir şey söylemesine gerek kalmadan öbürü anlıyor, sonra tekrar gülüşmeler başlıyordu. İnsanların yer ve gökle aralarındaki mesafe de yok gibiydi. Gökler, elini uzatsan avuçlayacak kadar yakındı. Şahdamarından daha yakın sanki. Arada esen tatlı bahar rüzgârıyla insanlar bir an kendinden geçiyor, yenileniyor, daha sağlıklı ve hayat bulmuş bir şekilde iş dedikleri oyunlarına ve muhabbetlerine dönüyorlardı. Sadece insanlar değil her şey birbiriyle muhabbet içindeydi sanki. Ne insanların birbiri arasında, ne de insanlarla diğer varlıklar arasında pek bir mesafe olmadığından, muhabbet hiç zorlanmadan, kendiliğinden bir akışla her şeyi birbirine bağlıyordu. Her şey sürekli bir kavuşma ve sarılma halindeydi. Kadın ve erkek de..Can da Canandan ayrı değilmiş o vakitler..

Nasıl oldu, neden oldu hatırlamıyorum. Sanki birden kıyamet koptu. Önce bir kıpırtı, sonra çok derinden gelen bir sallantı.. Göklerin ve yerin birbirinden ayrıldığını gördüm. Hayvanların kaçıştığını, insanların birbirinden koptuğunu dehşet içinde gördüm. Her şey çözülüp birbirinden ayrılırken, hiç bitmeyecekmiş gibi çalan müziğin sesi de acı bir siren sesine dönmüştü sanki. Çok sonraları, o olayla birlikte birliğin yerini çokluğa bırakmakta olduğunu söyleyecekler olacaktı. Artık herkes başının çaresine bakacakmış. Sonsuz gibi gelen o mutlu günler yavaş yavaş eski ve tatlı bir hatıraya dönüşecekmiş. O sırada gece ve gündüz birbirinden ayrılmıştı bile. Artık bahçe doğal bir ışıkla aydınlanmayı bırakmış, yerini güneş denen, bazen görünen bazen kaybolan yoğun ve yakıcı bir şeye vermişti. Peki bahçe? O bahçeden de eser kalmamış tabi. Fırtına; tüm ağaçları meyveleriyle birlikte yerlerinden söküp atmış, artık ne uzayıp giden gölgelerinde serinleyecek bir ağaç kalmış ne de varlığın akışını seyre daldığımız ırmaklar akar olmuş. Her şey tozpembeyken, birden siyah beyaz kasvetli bir filme dönüşmüş. Felaketin üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bile olay aydınlatılamamış, bilirkişiler elmayı mı ayvayı mı yediği tam olarak anlaşılamayan iki kişiden şüphelenmişler.

Olayın hemen ardından insanların o yüksekçe yerden kafile kafile aşağılara indiğini görmüşler. Aralarındaki tatlı muhabbet yerini endişe ve güvensizliğe bırakmış, hatta bazılarının olanlar için birbirlerini suçladığını görmüşler. Herkes birer yabancıya dönüşmüş sanki. Kara kara bulutlar gökleri kapatırken, yerde de dikenli çiçekler çıkmaya başlamış. Gruplar arasında yer yer taşlı sopalı kavgalar da görülmüş, kavgalar yerini hiç bitmeyen düşmanlıklara bırakmaya başlamış bile. Tepeden inen kalabalık gruplar arasında gözü yaşlı ve başı öne eğik birini gördüm. Ara ara geriye, o tepeye doğru bakıp iç çekiyor, sonra tekrar başını önüne eğip yoluna devam ediyordu. Kendi aşağı inerken sanki ayakları geri geri gidiyordu. Zoraki bir inişti onunki. Yanına yaklaştım ve sordum. Neydi bunların açıklaması? Nasıl olmuştu da gökler kararmış, bahçeden kovulmuşlardı? Neden olduğunu tam olarak bilmediğini, hatta konu hakkında açıklama yapmak da istemediğini söyledi. Yüzünde şaşkınlıkla karışık pişmanlık ve keder okunuyordu. Sonra derin bir sessizlik oldu. Pişmanlık yerini merak duygusuna, keder de yerini sebebi bilinmeyen bir umut duygusuna bırakmış gibiydi. Bedeli ne olursa olsun o bahçeye dönmek istediğini, aşağıya doğru inen bu kıvrımlı yolların bir yerinden yukarı doğru bir çıkış bulacağını, bulması gerektiğini söyledi. Bahçede bir söz verdiğinden bahsetti, sözünü her zaman tutacağından kimsenin şüphesi olmaması gerektiğini de ayrıca belirtti. Şimdi kendisini biraz rahat bırakmamı, sadece yapacak işleri ve geleceğe dönük planları olduğunu bilmemi istedi. Başına geleceklerden habersiz, kederli ve kararlıydı.. Bir benzetme yapacak olsak, her şeyini geride bırakarak ülkesinden ayrılmak zorunda kalan bir mülteciyi, sürgüne gönderilmiş bir mahkumu andırıyordu hali.. Göklerden yağmur boşanıyordu..

Doğum ve Dünya

Ondan sonraki günleri hayal meyal hatırlıyordum. Sanki aradan uzun çok uzun asırlar geçmişti. O bahçe çoktan unutulmuş, içime silik hatırasını bırakıp uzaklaşmıştı. Kendimi coğrafyasını bilmediğim, insanlarını da tanımadığım yepyeni bir dünyanın içinde bulmuştum. Uzak bir gurbet havası…Dayanılmaz yalnızlık duygusu…Dilini de bilmediğim bu uzak alemin içinde müthiş bir soğukluk hissettim önce…Sonra titreme…Sonra hıçkırıklar ve gözyaşları içimden kendiliğinden boşandı…Belki saatlerce ağladım…Sonra biraz dinlenip tekrar ağladım…Uyandığımda kendimi sıcak bir yatakta daha sonra kendisini anne diye çağıracağım kadının kollarında buldum. O bahçenin sıcaklığından bir parça da oraya sinmişti sanki. Daha sonra konuştuğum doktorlar, ondan sonra biraz sakinleştiğimi anlattılar. Derin bir uykuya dalmışım. Rüyamda o meleği de gördüm. Beyaz bembeyaz bir aydınlık halinde indi. Önce hoş geldin dedi, sarıldık, ağlaştık tekrar. Sonra yüzünde umutla korku arasında bir ifade sezdim. Sordum neydi bunun anlamı? Çok güzel şeyler göreceksin dedi. Aydınlık evlerden, iyi kalpli insanlardan, bulutlardan, maceradan ve başarıdan, o güzel kızdan ve aşktan, şiirlerden, roman kahramanlarından, eski Türk filmlerindeki kavuşma sahnelerinden, annemin yemeklerinden, uzak ülkelerdeki ilginç insanlardan uzun uzun bahsetti. Sonra uzaklara daldı gözleri. Bekledim. Kollarımdan sıkıca tuttu. Yavaşça bıraktı. Sen akıllı ve sabırlı birine benziyorsun dedi. Sözlerimi kesme, anlamını da sorma, ben de tam olarak bilmiyorum, hepsini tek tek göreceksin zaten. Sonra ayrılıklardan bahsetti, savaşlardan, mücadeleden ve yenilgiden, şüpheden, karanlık insanlardan, hayalkırıklığından, yalnızlıktan, hastalıktan, parasızlıktan, korkudan, dar sokaklardan ve ölümden bahsetti. Bir an belli belirsiz gülümsedi, bir şey biliyor da benden saklıyor gibiydi. Tam neye güldüğünü soracakken haydi bana eyvallah dedi. Çok uzun zaman görüşemeyeceğiz de dedi. Arkasından bakakaldım. Dışarda yağmur dinmiş, güneş tüm parlaklığıyla odanın içine dolmuştu. Biraz daha uyudum.

Oyun

Uyanığımda, kendimi genişçe bir bahçenin içinde upuzun, sonsuzca uzanan meyve ağaçlarının arasında arkadaşlarla oyun oynarken bulmuştum. Her bir oyun sanki bir şeylere hazırlık gibiydi. Kovalamaca oynarken, amaçsızca birbirimizi yakalamayı, sonra tekrar koşturmayı öğrenmiştik. Hiç sonu gelmeyen bu oyunu oynarken bazen amaçsızlık ve kaybolmuşluk duygusuna kapılırdık. Sonra yorulur, başka bir oyuna geçerdik. Köşe kapmaca; hayat dediğimiz oyunu belki de en iyi yansıtan oyundu. Köşemizde hiç rahat durmaz, sürekli daha iyi bir köşe ararken; ortada kalana üzülmemeyi de o yıllarda oynadığımız bu oyunla öğrenmiştik. Birdirbir oynarken birilerinin üstünden atlayarak kazanmayı, tavla oynarken de kazanmak için hayatta şansın da zekânın da önemli olduğunu öğrenirdik. Sonra şansa bağlı bu zafer ve yenilgiden bıkar, sadece aklımızı kullanarak da rakibimizi yenmenin mümkün olduğu satranca dalardık. Ama bu oyun da ince hesaplarla saatlerce sürer, tüm heyecanımızı kaybeder, sonra mahalle maçı yapmaya başlardık. Zayıf olanı kaleye koyduktan sonra, kendimiz de forvete geçip golleri sıralamanın ve bizi seyreden kızların gözüne girmenin hayallerini kurarken bilmezdik ki takımca golleri yerken attığımız bireysel gollerin çok bir anlamı olmayacaktı. Takım oyununun da önemli olduğunu tekrar tekrar böylece öğrenirdik. Sonra hemen unuturduk tabi. Öne çıkıp sivrilmek her seferinde daha çekici gelirdi. İskambil oyunlarında dağıtılan her kartla beraber, elimize hangi kartların geleceğini belirleyemesek de o kartlarla nasıl oynayacağımıza en azından karar verebildiğimizi fark ederdik. İlerleyen yıllarda zenginliğin ve fakirliğin büyük ölçüde fakir veya zengin bir ailede dünyaya gelmekle yakından ilgili olduğunu keşfedince, bu oyun aklıma gelecekti. Başlangıç şartları çok önemliydi. Ama hayatta da her şey olabilirdi. En kötüsü kartların tekrar dağıtılmasını beklerdin. İleride mevcut durumlarından hiçbir zaman memnun olmayacak arkadaşlar da, bazılarına göre mızıkçılık yapıp her seferinde kartların yeniden dağıtılmasını isteyerek, kendilerini belli ederdi. Elinde jokeri olan bir şekilde yırtardı. Joker kullanmanın önemini kavrayan çok kurnaz arkadaşlar, ileride torpilini bulunca bir şekilde işlerini halledebileceklerini de inceden öğrenmişlerdi. Peki doğruluk mu cesaret mi? Çevrilen şişe bizi gösterdiyse doğruluk desek, içimizdeki hinlikleri ortaya dökmek zorunda kalacağımızın korkusu sarardı önce. Cesaret dedikten sonra ne kadar cesur olabileceğimizi görür korkularımızı bir kenara bırakırdık. Belki sevdiğimiz kızı öpmemizi ister de biz de biraz olsun çekingenliğimizi unuturuz diye de içimizden geçirirdik. Bazen kendimizi kaybedercesine kazanmayı, bazen de başımız öne eğik kaybetmeyi, gerektiğinde kazık atmayı, yeri geldiğinde yardım etmeyi, golü atanın pası vereni unutabildiğini, mücadeleyi, kavganın sıcaklığını ve dostluğun serinliğini bu oyunlarda öğrenmiştik. Sonra evlere dağılır, tüm olanları unutur, annemizin hazırladığı ekmek arası peynir domatesi yedikten sonra mışıl mışıl uyumaya dalardık. Hayat geçici bir oyun ve eğlenceden ibaretti zaten.

Sınav

Sonrasında çok, o kadar çok sınava girdim ki; hayat adeta hiç bitmeyecek bir sınavlar zincirinden ibaretmiş gibi göründü. Ders aralarında bozuk paralarla oyunlar oynadığımız, okul bahçesinde kolkola omuz omuza dolaştığımız arkadaşlarımız, o sınavlarda ezeli rakiplerimiz olurdu. Sınavlardan yüksek not aldığımızı öğrendiğimizde önce sevincimizi paranteze alır, sonrasında en yakın arkadaşlarımıza sorardık kaç aldın diye. Eğer onlardan da yüksek aldıysak, bu sefer sevincimiz tamamına erer, bir sonraki sınav için daha çok çalışmaya başlardık. Sınavlardan düşük not aldıysak da ilk istediğimiz; bizim gibi düşük not alan, hatta bizden de düşük alan birilerinin olduğunu öğrenmek olurdu. O zaman içimiz biraz rahatlar, yalnız olmadığımızı hissederdik. Böylece her sınavda, herkesin büyük bir yarış gibi gördüğü, bizim de öyle saymamızı istediği hayat oyununun içine biraz daha gömülür, o bahçede kardeşçe yaşadığımız sonsuz günlerin silik hatırasını da iyice unuturduk.

Bazen öylesine sıkılırdım ki ruhunu kaybetmiş hocaları dinlerken, pencereden uzaklara dalardı gözlerim. Sanki uzaklarda bir yerlerde hayat türlü türlü maceralarıyla ve oyunlarıyla tüm hızıyla devam ediyordu. Oralarda bir yerde yaşanması gereken çok önemli şeyler vardı da, biz burada sanki yapacak daha değerli bir şey bulamadığımız için bu kapalı sınıflara mahkûm olmuştuk. Sormak isterdim, bütün bu formüller neden, hangi büyük sırra işaret ediyordu fiziğin kanunları, bir anlamı var mıydı tarihin, biyolojinin hangi kanunları anlatıyordu neden âşık olduğumuzu ve coğrafya dersinde görecek miydik dağların neden bu kadar efsanevi olduğunu. Ama bu sorular müfredat dışıydı elbette. Sınavda nasılsa sorulmayacaksa öğrenmeye ne gerek vardı zaten. Şairin o mısrada bayrağa mı millete mi yoksa büyük işler başarmış bir devlet büyüğüne mi seslendiğini çıkarmaya çalışırken, gerçek şiirin büyüsünü de bozmuştuk. Yavaş yavaş anladım. Acı içinde kıvrandım. Ve sonunda öğrendim ki bu sıralarda ve sınıflarda hayatı ve gerçeği değil de onun komik bir parodisini öğrenecektik en fazla.

Kitaplar

Kitapların sayfalarını bazen sanki yolda kaybettiğim bir şeyi arar gibi hızlı hızlı çevirirdim. Belki o sayfaların birinde bulurdum o bahçeye dair bir kaç cümle. Bin bir gece masallarının birinde tebdil-i kıyafet gezip halkın arasına karışan halifeyi okuyunca, gülümsedim. Sarayından uzakta çarşı pazarda dolanırken sormuştur kendine ne işim var burada benim diye. Kitapta anlatılan hikayeler bir labirent gibi birbirinin içine girer, hangisinin en üstteki hikaye olduğunu benimle beraber kitaptaki kahraman da unuturdu. Hayat kitabına çok benzeyen bir havası vardı bu başı sonu belli olmayan hikâyelerin. Her şey mümkündü, her şey bir acayipti, her şey masallar ve rüyalar gibi gerçeküstüydü sanki. Kader kaçınılmazdı, olaylar bir şekilde seni bulurdu, sen onları değil.

Bir kitabı bitirip, durmaksızın diğerine geçtiğim uzun yaz günlerinin birinde Robinson Cruzo adlı kitaba rastladım. Kitaptaki kahraman ve hikâye, bin bir gece masallarının silik ve iradesiz kahramanlarından ne kadar da farklıydı. Hayatta başına hiç beklenmedik olaylar gelse de, kendi kaderini ellerine almasını biliyordu. Adada tek başınayken bile hayatını sıfırdan kurabilmiş, kendi hayat kitabını kendisinin yazdığının bilincindeydi. Bin bir gece masallarının Sinbat’ları, Alâeddin’leri başlarına gelen olayların içinde adeta sürüklenirken; Robinson her ne kadar gemisinin fırtınalar içinde batmasına engel olamamışsa da sonrasında adadaki yalnız ve ıssız hayatında baştan sona kendi hikâyesini yazmış, olaylara adeta hükmetmişti. Her an başına en acayip ve akıl almaz olayların gelebildiği bunun da çok doğal olduğu masalsı bir dünyada değil; aklını kullandığında her zorluğun üstesinden gelebildiği, aklıyla anlayabildiği ve çözebildiği bir dünyanın içindeydi Robinson.

Sonrasında da sayısız masal, roman, hikâye okuyacaktım ama bu iki kitap dışında hiçbirisi, içimde belli belirsiz sezdiğim bu ikiliği daha net anlatmayacaktı. Çok kişinin Doğu ve Batı dediği ve dış dünyada olduğunu düşündüğü bu ikiliği, o yaz gününün akşamında aklımın ve ruhumun derinliklerinde hissetmiştim. Bazen Robinson tarafım ağır basardı. Hayat akılla anlaşılabilirdi. Üzerime düşeni yaparsam her şey olması gerektiği gibi yolunda gidecekti. Tek yapmam gereken okuldaysam derslerime sıkı çalışmak, işteysem görevlerimi özenle yerine getirmekti. Hayatımın ipleri benim elimdeydi. Hayat kitabı, baştan yazılmış ve okumam ve yaşamam için bana verilmiş bir kitap değil, boş bir kitaptı. Ben dolduracaktım içini yaptıklarımla. Hayatın da, içindekilerle beraber tüm evrenin de yasaları vardı. Bunları nasıl kullanacağımı bilirsem dünyanın efendisi olabilirdim. Bütün olayların da mantıklı bir açıklaması vardı elbette. Peki dünyada neden bu kadar sefalet vardı? Savaşlarda ölenler, açlıktan kırılanlar, haksız yere sürünenler? Çünkü bazı insanlar kötüydü bazıları da akılsız. Tüm sorumlu onlardı. Her şey ne kadar basit ve anlaşılırdı. Böyle zamanlarda matematik çalışır, dünyayı keşfeder, yeni işler planlar, bilimsel makaleler yazardım.

Sonra kendimi birden bin bir gece masallarının içinde hissederdim. Her şey yarı rüya yarı masal gibi gelirdi. Hayat anlaşılmaz ve olaylar kopuk kopuktu. Ne yaparsan yap, kader hükmünü icra edecekti. Sanki acayip ve akıl ermez güçlerin etki alanıydı dünya. İstediğin kadar anlamaya çalış nafileydi. İyi şeyler yaptım diye başıma iyi şeylerin geleceğinin garantisi yoktu. Aslında hiçbir şeyin garantisi yoktu. Dünyanın ve hayatın yasaları olsa bile bunlar benden çok uzak şeylerdi. Hayat kitabı aslında çoktan yazılmış ve yaşamam ve görmem için elime verilmişti. Tek yapmam gereken kendimi olayların akışına bırakmaktı. Zaten her şey olacağına varacaktı. Oynamaya değil seyretmeye gelmiştik. Plan yapmaya da gerek yoktu, her şey ya şans ya da kaderdi. Kiminle evleneceğim, hangi işte çalışacağım, yarın kimlerle karşılaşacağım, bunların hepsi başıma gelen şeylerdi. Dolayısıyla kasmaya ve kaygılanmaya da gerek yoktu. Peki neden sokaklarda soğuktan üşüyen kimsesiz çocuklar vardı? Evleri bombalananlar, ömür boyu çalışıp borç içinde kıvrananlar, her türlü kötülüğü yapıp dertsiz tasasız yaşayanlar, genç yaşta hasta olup bu dünyadan göçenler? Aslında sorumlu kimse değildi. Her şey olması gerektiği gibi olmaktaydı. Bunları sormak da anlamsızdı. Her şey çok karışık, muğlak ve baş döndürücüydü. Böyle zamanlarda şiirler okur, hayal dünyasında kaybolur, rüyamdaki o sisli yerin ne anlama geldiğini çözemeye çalışırdım.

Büyük Koşuşturma

O zaman büyüyünce ne olacaktım? Ne iş yapacaktım? Hayattaki büyük görevim ne olacaktı? Lise yıllarında başlayıp, üniversite yıllarında artarak devam eden sıkıntılı bekleyiş. Aslında ne kadar da güzeldi herhangi bir mesleğin yaftasının üzerimize yapışmadığı yıllar. İş hayatı dedikleri ruh öğütme makinasına henüz girmediğimiz yıllar. Hayata bakacağımız küçük pencerelerimizi belirlememiştik daha. Yüksekçe bir tepenin üzerinden bakıyordum sanki. Her şey benimle ilgiliydi, ben de her şeyle ilgiliydim. Her gün yapmak zorunda olduğum rutin bir iş olmayınca ne kadar da özgürdü her şey. Gündelik işler o insanların işiydi. Ne kadar da büyük bir hevesle benimsiyorlardı rollerini. Evet büyük işler başarıyorlardı. Bazen gerçekten rol yaptıklarının farkında olup olmadıklarını çok merak ederdim. Daha sonra da en çok ilgimi çekecek olanlar, henüz rolünü tam benimseyememiş, görevini üzerinde eğreti bir şey gibi taşıyanlar olacaktı. Yaptıkları işin aslında bir rol olduğunu biliyorlardı öyleleri. Kendilerini içinde buldukları bir oyun gibi bakıyorlardı işlerine. Diğerlerinin de hayatta bir şekilde kendilerini bir oyun içinde bulduklarının farkında olduklarından çoğu şeye hoşgörüyle bakmasını bilirlerdi. Kolay affederlerdi, çabuk sinirlenmezlerdi. Severdim öylelerini, sayıca pek fazla da değillerdi. Yıllar geçtikçe sayıları daha da azalacaktı. Unutacaklardı eski çok eski zamanların birinde hep birlikte sonsuz bir oyunu birlikte oynadıklarını, tatlı bir meşguliyet içinde kendilerini kaybettiklerini. Kolayca unutuveren sevgili okuyuculara da ilk bölümü tekrar okumalarını tavsiye edelim. Belki tekrar içlerinde uyanır o cennetsi ve masalsı günlerin iş dedikleri sonsuz oyun ve maceraları.

Bir de diğerleri vardı tabi. Çabucak kim olduklarını unutanlar. Yeni rollerine hemen alışanlar. Maskesiz yapamayanlar. İş hayatı dedikleri maskeli baloya bir yerinden girmek için can atanlar. Önce özgeçmişleriyle kendilerine giydirme bir kimlik uydururlardı. En büyük yanılgıları unvanlarının kendi gerçek benlikleri olduklarını düşünmeleriydi. Sonrasında egolarına yenik düşenler en çok bu gruptan çıkacaktı. Sonsuz benliklerini unutup sonlu ve ölümlü maskeleri içinde mutluluk oyunu oynamayı ne de çok severlerdi. En ufak bir şeyden ne de çok alınırlardı, özellikle de unvanlarıyla ilgili bir tehdidi savuşturmak için gece gündüz uyumazlardı. Evet çok çalışkandılar. Kendileri için değil de unvan dedikleri takma kimlikleri için yaşarlardı. Özü unutmuş, kabukta bir hayat sürüyorlardı. Onları kendi haline bırakmayı öğrendim zamanla. Uzaktan daha sevimli duruyorlardı kendi küçük dünyalarının küçük sevinçleri ve kederleriyle. Önemli birinin gözüne girdiklerini düşündüklerinde yüzlerindeki çocuksu kızarıklık komikti, maaşlarını veya pozisyonlarını yükseltmek için hiyerarşik piramitte kendisinden üstte olanların önünde bin takla atarken de sevimli görünüyorlardı. Evet çok iyi iş çıkardın, aferin sana, zeki çocuk. Ama unuttun kendini, sonsuz benliğini, senin de değerli olduğunu, hakiki bir hayatın olduğunu, onu keşfetmenin birinci vazifen olduğunu, bulduğunda da ilelebet muhafaza ve müdafaa etmen gerektiğini. Ceza olarak biraz daha koştur bakalım, kurnaz ve zeki çocuk, sen koştururken biz de patlamış mısırımızı yiyip, kolamızı içerken senin içine düştüğün halleri film seyreder gibi seyredip çok eğleneceğiz.

Sürgün ve Kış

Bazen ne kadar da yabancı gelirdi her şey. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, her gün yüzünü gördüğüm, sesini duyduğum şu arkadaş birden sanki yıllardır görüşmediğimiz eski bir tanıdığa dönüşürdü. Sevgilimin eli ne kadar da soğuk ve cansız oluverirdi. İşteyken yan odada her sabah selamlaştığım, gördüğümde en azından merhabalaştığım iş arkadaşım uzak bir gezegenden buraya düşmüş gibiydi. Sanki insanlarla ortak bir geçmişimiz yokmuş da ruhsuz hayaletler gibi sadece anlamsız karşılaşmalardan ve yönsüz sürüklenmelerden ibaretti birlikteliğimiz. Nereden geldiğimize ve nereye gittiğimize dair en ufak bir fikrimiz yoktu. Kim olduğumuzu zaten unutmuş gibiydik. Birbirimize beyli hanımlı hitap ederek bu yabancılık ve uzaklık hissini hep birlikte daha da artırıyorduk. Uzak bir yerlerden gelecek bir haberi bekliyorduk belki de. Ama onun da gelip gelmeyeceği belirsizdi. Her şey belirsizdi zaten. Kendi kendimize her şeyi biliyormuş gibi yaptığımız ve de olaylar hep kontrolümüz altındaymış gibi davrandığımız “mış gibi yapma” oyunu bazen gerçekliğini kaybeder, can sıkıntımızla birden başbaşa kalırdık. Öncesinde pürüzsüz bir şekilde akıp giden zaman birden akmaz olur, içimizde bir yerlerde düğümlenir kalırdı. Yüksek yüksek binalar üstümüze kapanacak gibi düşmanca bakar, yanımızdan hızlıca geçip giden o fütursuz araba, çamurunu üstümüze fırlatır geçerdi. Sokaklarda, caddelerde, tramvaylarda sayısız insan kalabalığı vardı. Sanki hepimiz bir güruh halinde bir oraya bir buraya sürükleniyorduk. Mahşerde olsak en azından bizi neyin beklediğine dair silik de olsa bir fikrimiz olurdu. Burada, bu kalabalık şehirde, hayatın derinlerde bir yerde yatan görünmez ritmi kesintiye uğramış, o müzik duyulmaz olmuştu.

Sürgün diye fısıldadı yanımdan geçen güngörmüş yaşlı amca..Sonra bir şey demeden yürüdü, uzaklaştı..Uzak, diye bir ses duydum sanki sonrasında..Çok uzak..Acı ve korku içinde güneşe baktım. Çocukken göz ve ağız çizdiğimiz sonra da kendimize gülümsettiğimiz o parlak ve hayat sarısı güneş ne gülüyor ne de parlıyordu. Orada, siyah bulutların arkasında kayıtsız ve umarsız rutin hareketine devam ediyordu. Gene o eski zamanlarda, çimlere uzanıp kimini kocaman bir file kimini şekilsiz bir canavara kimini de sevimli bir kaplumbağaya benzettiğimiz, akıp giderken mutlulukla seyrettiğimiz o tombiş bulutlar da şekillerini ve kimliklerini kaybetmiş, kapkara bir duman gibi oradan oraya sürükleniyor, bizim dünyadaki halimizi kendilerince taklit ediyordu. Başım dönmeye başladı. Yol kenarındaki kirli bir banka oturdum. Gözlerimin önü kararmış, vücudum üşümeye titremeye başlamıştı. Başımı kaldırdıkça her şeyin birbirine karıştığını, çizgilerini kaybettiğini, kendi etrafında daireler çizerek histerik bir çılgınlıkta döndüğünü gördüm, ya da görmedim de içinde kayboldum. Önce keskin bir çığlık..Çın çın çınladı dünya..Kesik kesik, boğuk boğuk..Bir süre devam etti..Sonra derin bir sessizlik..Her şey yavaş yavaş yerini almaya başladı. Uzak ve ıssız gezegenin birinde bir süre daha kış mevsimi yaşanacağını, Balkanlardan gelen soğuk hava dalgasının bu yurdu bir süre daha terk etmeyeceğini, buna alışılması gerektiğini duydum. Sesler uzaktan geliyordu ama netti, anlaşılırdı, kesindi. Sahip olacağımız kesinlik şimdilik buymuş. Kış tüm soğukluğuyla belirlenmiş bir süreye kadar devam edecekmiş. O süre de belirliymiş, kesinmiş, biz bilmesek de. O kadar.. Bitti..Sesler uzaklaştı..Başımı yukarı kaldırdım. Kara kara kuş sürüleri güneşin battığı yere doğru çığlık çığlık uçuşuyordu. Yerimden kalktım, atkımı sardım, beremi giydim, paltomun son düğmesini de sıkıca ilikledim. Kış devam edecekmiş. Devam edecekmiş kış. Eve yürüyene kadar sayıkladım. Kış devam edecekmiş. Kış…



İKİNCİ BÖLÜM - GEÇMİŞ

Üniversite

Üniversiteyi Boğaziçi Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği bölümünde okudum. O zamanki adıyla üniversite giriş sınavı ÖSS’de oldukça iyi bir derece yapmış, hemen hemen tüm üniversitelerin tüm bölümlerine girebilecek bir puan almıştım. Gerçekten ne istiyordum? Açıkçası bilmiyordum. Liseyi İstanbul Atatürk Fen Lisesi’nde okuduğuma göre, sayısal bölümlerden mühendislik veya tıp seçebilirdim. Her ne kadar ailem istese de tıp okumamı, o seçeneği baştan elemiştim. Hastaneler, insanlar ve onların bitmek bilmez hastalıklarıyla uğraşmak, sakinlik ve huzuru daha çok seven ruhuma uygun bir meslek değildi. Evet, belki iyi para kazanıyor olabilirlerdi ama parayı da çok fazla düşünmüyordum. Nasıl olsa bir şekilde geçinilir, para da kazanılır, ama sevemeyeceğin bir mesleği de sırf ailen istedi diye, insanlar saygı duyar diye (bu da genelde çok umurumda olmadı hayatta) ya da iyi para kazanılır diye yapmak akıl karı değildi. Geriye mühendislikler kalmıştı. Bunların içinde de bana aşırı teknik gelen (o zaman bunu bildiğimden değil sadece isimlerden yola çıkarak seçim yapıyordum) makine, bilgisayar, inşaat, elektrik, elektronik, kimya vs. hepsini elediğimde geriye bir tek tam olarak içeriğini kavrayamadığım Endüstri Mühendisliği kalıyordu. Biraz işletmeye yakın oluşu, diğer mühendislikler kadar salt teknik bir içeriğinin olmayışı, yüksek puanlı (bilgisayar ve elektrik-elektronik mühendisliğinin ardından geliyordu) olması, herhalde buradan rahat iş bulunur düşüncesiyle de bu bölümü seçmiştim. Üniversite olarak da en yüksek puanlı öğrencilerin gitmesi, Boğaz sırtlarında güzel bir kampüsünün olması, popüler olması vs. gibi sebeplerle de Boğaziçi Üniversitesi’ni seçmiştim.

Üniversitenin ilk yılı İngilizce hazırlık sınıfında geçti. Liseden de fazla birikimim olmamasından dolayı en düşük kurda ingilizce öğrenmeye başladım. Derslere düzenli giden, ödevlerini yapan ve sınavlardan genelde en yüksek notları alan bir öğrenciydim. İkinci dönemden itibaren okulun büyük kütüphanesinden genellikle tarih, felsefe ve dinle ilgili ingilizce kitaplar alır, onları büyük bir sabırla (Oxford sözlüğünü yanımdan ayırmazdım) çözmeye çalışırdım. Hocanın ödev olarak verdiği kompozisyonlarda (essay) cümlelerimi, bu kitaplardaki cümleleri taklit ederek yazar, hocaları etkilemeyi başarırdım. O yıl içinde yazdığım ingilizce kompozisyonların hepsi daha sonraki yıllarda sene sonu ingilizce sınavını geçmek isteyen öğrenciler arasında da yayılmıştı. Hocalar en düşük kurda olduğumuz için bize genelde Haziran ayında yapılan ilk sınavı zaten geçemeyiz gözüyle bakardı. O sınavdan geçemediğimiz takdirde de 2 aylık yaz okulu, başarısız öğrencileri beklediğinden, sırf yaz tatilim güme gitmesin diye harıl harıl sınava çalışmış, Haziran’daki sınavı A ile geçmiştim. Bir beginner (başlangıç kuru) öğrencisinin Boğaziçi’nin oldukça zor bir sınavı olan İngilizce Yeterlilik Sınavını hem Haziran’daki ilk sınavda hem de A ile geçmesi çok zordu. Sınava bu kadar çalışmamın arkasında benden bir üst kurda hazırlık okuyan liseden tanıdığım bir arkadaşın benim yanlış ingilizce telaffuzumu sürekli düzeltmeye çalışmasının ve her fırsatta bilgiçlik taslamasının da etkisi olmuştur.

Okulda tüm dersler ingilizce verildiğinden (derste hocalar espriyi bile ingilizce yapardı) iyi bir İngilizceyle başlangıç yapmam iyi olmuştu. Her ne kadar İngilizceyi iyi okuyup yazsam da konuşmada pek iyi değildim. Derslerde özellikle Robert Kolej, Galatasaray Lisesi gibi okullardan mezun olmuş parlak arkadaşlar o güzel İngilizceleriyle özgüveni yüksek bir şekilde hocalarla iletişim kurabilirken, bizim gibi konuşmada daha geride olanlar onların yanında kekeler gibi konuşup da derste rezil olmak istemediğimizden hocalarla fazla konuşmaz, tahtaya yazılan formülleri yazar, dersleri sınav öncesi kitaplardan öğrenmeye çalışırdık. Üniversitenin ilk senesinde 4 üzerinden 3.89 ortalamayla birincilikle başlayan akademik başarı puanım sonraki yıllarda derslere yavaş yavaş ilgimin kaybolmasıyla 3.35’e kadar düştü. Herhangi bir dersten kalmamamın ya da gene de çok da düşük bir ortalamayla üniversiteden mezun olmayışımın tek sebebi, üzerime aldığım işi bitirme psikolojisinden başka bir şey değildi. Üniversitenin son senesinde bir daha bu sınıfları da dersleri de görmek istemediğimi kendi kendime ve arkadaşlarıma söylerdim. Bunda bölüme ve derslerine ilgimin kaybolmasıyla birlikte okulda kendimi yalnız hissetmem de etkili olmuştur.

Kişilik olarak oldukça sosyal bir kişiliğe sahip olduğumu düşünmeme rağmen üniversitede çok kalıcı arkadaşlıklar kuramamıştım. Halbuki lisede çok daha sağlam arkadaşlıklar kurabilmiş, oldukça da eğlenceli geçirmiştim liseyi. Şimdi geriye dönüp bakınca yakın olarak görüştüğüm tüm arkadaşlarım lisedenken, üniversiteden görüştüğüm tek bir arkadaşımın olmayışına hala şaşırırım. Bunda iki önemli faktör etkili olmuş gibi geliyor. Kültürel olarak daha geleneksel, dindar ve halkın içinden diyebileceğimiz bir kültür çevresinden gelmem, üniversitedeki görece daha elit ortama ısınamamış ve kaynaşamamış olmamda etkili oldu. Gerek sınıftaki arkadaşların çoğunluğu gerekse de hocalar bana bu açıdan çok yakın gelmezdi. 60 kişilik sınıfta Ramazan aylarında oruç tutan 3-4 arkadaş olurduk. Normal şartlar altında çevremdekilerin oruç tutup tutmaması da çok önemli bir şey olmayabilecekken nedense diğer arkadaşların özellikle Ramazanda gündüz yemeli içmeli, gece de içkili faaliyetler düzenlemeleri ve beni de çağırmaları garibime giderdi. Bölümden ilk tanıştığım arkadaşla yaptığımız ilk muhabbette içki içip içmediğimi sorması, pek içmem deyince de içersin içersin merak etme demesi, dersimize giren ilk hocanın evlendiğimiz kişide bekaretin ne derece önemli olduğunu tüm sınıfa sorması ve önem derecesine göre el kaldırmamızı istemesi de üniversitede bu konularla ilgili ideolojik diyebileceğim şekilde normalin dışında takıntılı bir hava sezmeme yol açmıştı. Halbuki lisede de çoğu yakın arkadaşım içki içerdi, ama benim içmememin arkadaşlığımızı hiçbir şekilde etkilememesi bir yana, bu çok önemli bir şey olarak görülmezdi. Bu konularda her ne kadar kendimi çok da muhafazakâr hissetmesem de ideolojik takıntıları olduğunu düşündüğüm (hangi görüşten olursa olsun) insanlar beni fazla cezbetmediği için üniversitede karşılaştığım insanlarla gerek arkadaşlık gerekse de hoca-öğrenci ilişkisi olarak çok bir yakınlığım olmadı. Diğer bir sebep, ki bence bu çok daha önemli oldu gibi geliyor, okuldaki rekabetçi hava ve öğrencilerin kariyerist diyebileceğim bakış açısıydı. Türkiye’nin en zeki ve çalışkan öğrencilerinin geldiği okul olan üniversitemizdeki hâkim kültür; Amerikan ekolü tarzında ağır biçimde bireyci, rekabetçi ve kariyerist bir kültür hakimdi. Sınavlarda öğrencilerin kendi notundan sonra ilk baktıkları şey ortalamayı ne kadar geçtikleri olurdu. Öğrencilerin tek düşündükleri okuldaki not ortalaması ve üniversiteden sonra girecekleri bol maaşlı ve çılgın gibi çalışmalı uluslararası şirketler olunca bir süre sonra paylaşacak fazla ortak noktamız da kalmamıştı.

Özellikle 3.sınıftan sonra derslere ilgimin tamamen azalmasında ve bölüme ve öğrettiklerine yabancılaşmamda, gerçekten ama gerçekten öğrenilmesi gerekeni öğrenmek istememle bölüm derslerinin ve hocalarının verebileceklerinin arasındaki uçurumun iyice açılması oldu. Bana göre gerçek bir üniversitede olması gereken – ki hala aynı şekilde düşünüyorum- insanı hayata hazırlaması, kendini tanımasına yardımcı olması, hocaların “akademisyen” ya da öğretim “görevlisi” olarak görev yapması değil öğrenciye rehber ve danışman olması, öğrenciyle birebir ilişki kurarak onu yakından tanıması ve ruhsal gelişimine yardımcı olması vs. gibi özellikler. O yıllarda öğrenciler olarak kendi aramızda en çok sorduğumuz soru, bütün bu derslerin ileride bir işe yarayıp yaramayacağı sorusuydu. Bu soruya kendimizce cevaplar bulurduk, yoksa dersler tamamen anlamsızlaşmaya başlayacaktı. Doğrusal olmayan programlama dersinin hocası, ilk dersinde sert ve tok bir ses tonuyla şöyle söylemişti: “Evet arkadaşlar, şimdi bu derste öğrendiklerimizi nerede kullanırız, nasıl işimize yarar gibi sorular duymak istemiyorum, bu tamamen size kalmış bir şey”. Nokta. Öğrencinin o yıllarda en önemli kaygısı bilgiyi nasıl kullanacağını öğrenmekken, hocaları genelde bu konular ilgilendirmezdi. Sığındıkları argümansa herkesin kendi yolunu belirlemesi gerektiği, bununla ilgili müdahalede bulunmak istememeleri gibi sebeplerdi. Bu sözde liberal tavrın arkasında bana göre daha çok kayıtsızlık ve umursamazlık biraz da elitizm yatardı. Mühendislik gibi bir bölümde en önemli şey öğrenilen bilginin nasıl uygulanabileceğini öğrenmek iken, sanki felsefe dersi işliyormuşçasına dersleri salt akademik kaygılarla öğrenmemizi beklemeleri çok anlaşılır bir şey değildi. En nihayetinde öğrencilerin ve tabi benim aklımdaki en önemli şey, mezun olduktan sonra nasıl iş bulabileceğim, neyin işime yarayacağı, hangi bilgileri öğrenmem gerektiği gibi sorulardı. Türkçe ve inkılap tarihi gibi zorunlu dersleri de saymazsak da kalan dersler matematik temelliydi. İnsanı doyuracak hiçbir yanı yoktu öğretilen şeylerin: diferansiyel denklemler, optimizasyon yöntemleri, doğrusal programlama, vs., vs., vs. Ne meslek olarak herhangi bir faydasının olacağını düşünüyordum öğretilenlerin ne de ruhumu besleyecek, kimliğimi şekillendirecek bir içeriği vardı. 3.sınıfın sonlarına doğru Mühendislik Ekonomisi dersinin bir sınavının ortasında, pencereden dışarı uzun uzun baktığımı, hayatta uzaklarda bir yerde gerçekten yaşamaya değer bir hayatın veya öğrenmeye okumaya kafa yormaya çok daha değer şeylerin olabileceği, benim burada bu saçma sınavın ortasında gereksiz yere vakit kaybettiğim gibi düşüncelerle boğuşurken kararımı vermiştim. Bu sınavı da kalan sınavları da okulu da bir şekilde bitirip en azından bir diploma sahibi olup, üniversitenin ismi sayesinde de bir yerlerde iyi kötü para kazanabileceğim veya takılabileceğim bir iş bulup bir daha da bu sınıflara da derslere de dönmemeye karar vermiştim.

Üniversitenin Kuzey Kampüsündeki büyük kütüphane, üniversitenin havuzuyla birlikte en sevdiğim mekandı. Üniversitenin ilk yıllarında daha çok şiir ve roman kitapları okurdum. Raflardan kitabı alıp, kütüphanenin en alt katındaki film ve müzik odasında derslerden ve bitmek bilmeyen ödevlerden arta kalan vakitlerde akşama kadar bir yandan okur bir yandan da plak koleksiyonundan kulaklıkla müzik dinlerdim. Türk yazarlardan daha çok Sait Faik, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Peyami Safa, Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi, Yahya Kemal, Orhan Veli sevdiğim yazarlardandı. Sait Faik’in gündelik olaylar içerisinde insancıl olanı bulan yaklaşımını severdim. Necip Fazıl’ın hemen hemen tüm şiirlerine ve diğer yazılarına sinmiş metafizik arayış ve gerilim beni etkilerdi. Cahit Sıtkı’daki lirik coşku şiirselliği sevmemi sağlardı. Peyami Safa’nın geleneksel-modern karşıtlığına dayanan romanlarında kendimden bir şeyler bulmuşumdur. Onun Fatih – Harbiye’sini ben de Gaziosmanpaşa – Etiler olarak yeniden yazabilirdim. Orhan Pamuk’un Kara Kitap ve Yeni Hayat’ı o yıllarda çok sevdiğim kimlik ve arayış romanlarıydı. Ahmet Hamdi ve Yahya Kemal İstanbul’a ve tarihe bakışımı etkilemiştir. Orhan Veli’deki her şeyi hafife alan tavır, benim genel modumla çok uyuşurdu. Beni bu güzel havalar mahvetmişti belki de, bilmiyorum. Yabancı yazarlardan da Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini ilgiyle okumuştum. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerini derslerde sınıfın en arka sırasında otururken bitirmiştim. Oradaki karakterlerden Alyoşa inançlı oluşuyla ve kendiyle barışık iyimserliğiyle bana daha yakın gelirdi.

O yıllarda liseden arkadaş Metin’le İstanbul’un tarihi arka sokaklarında uzun uzun yürür, bir yandan gündelik geyik muhabbeti çevirir, bir yandan da felsefeden, hayatın anlamından konuşurduk. Sayı olarak fazla arkadaşım yoktu belki ama derin muhabbet çevirebileceğim iki üç yakın arkadaşımın olması yetiyordu. Derin olan her şey beni kendine çekerken, yüzeysel olan da itiyordu. Sanki hayatın bir yerlerde saklı derin bir anlamı var, yaşanmaya değer bir hayat var ve çevremdeki insanların hayat diye benimsedikleri hayatı yaşarsam onu ıskayacakmışım, boşa yaşayacakmışım gibi gelirdi. Üniversite son sınıfta artık benim için en önemli sorular mezuniyetten sonra ne yapacağım değil de burada bu dünyada ne işimizin olduğu, nereden gelip nereye gittiğimiz, ölümün ve hayatın varsa anlamı, olan biten herşeyin açıklaması, ne yapmamız gerektiği gibi büyük sorulardı. Bu sorulara farklı farklı cevaplar verilebilirdi, hiç önemli değildi. Ama önemli olan bu soruların en önemli sorular olduğunun farkında olmak ve en azından cevaplamaya çalışmaktı. Etrafımdakilerin iyi bir şirkete kapak atma, güzel bir kızla çıkma veya evlenme, yüksek lisans veya doktora yapıp aynı ruhsuz dersleri almaya devam etme, para kazanma ve daha çok para kazanma üzerine kurulu hayat projesi gözüme artık o kadar ıvır zıvır şeyler olarak görünmeye başlamıştı ki onların hayat dediği oyunu oynayamayacağıma karar vermiştim. Bu saydığım hedefler belki kendi içinde önemli olabilirdi ama büyük sorulara cevap vermeden sadece bunlar üzerinden hayatı kurgulamak ve yaşamak boşa yaşamış olmak gibi geliyordu.

Bu düşüncelerle son sınıfta daha çok felsefe ve din üzerine kitaplar okumaya başlamıştım. Batı felsefesinin temel klasiklerini, Kuran’ı, diğer dinleri, tüm felsefe ve düşünce tarihini bu dönemde okumaya başladım. Okuduğum kitaplar genelde İngilizceydi. Okudukça daha çok okuma isteği uyanıyor, bir kitap bitmeden diğerini okumaya başlıyordum. Bu süreçte gerçek bilgiye dair bir şeylerin yazıldığı, düşünüldüğü ve tartışıldığı bir evren bulmak beni karamsarlığa ve boşluğa düşmekten kurtardı diyebilirim. En azından bu büyük sorular üzerinde düşünen benden başka birçok kişinin olduğu gerçeği beni bir nebze olsun rahatlatmıştı. Aksi takdirde daha derin bir anlamsızlık çukurunda boğulabilirdim gibi geliyordu. Hayatımın geri kalanını gerçekten öğrenilmeye değer bilgiyi aramak, araştırmak ve yaşamakla geçirmenin planlarını yapıyordum. Bir yandan da üniversitenin son sınıfındaki son dersleri bitirmek üzere bitmek bilmeyen quiz, vize, ödev, proje ve finallerle boğuşuyordum. Özellikle sınav zamanları daha çok okuma isteğim gelirdi. Sınavlara sınıftaki arkadaşlarla birlikte çalışmaktansa kütüphanede tek başıma çalışmayı tercih ederdim. Sınıf arkadaşlarımın aşırı telaşlı ve panik havası beni yorardı. Kütüphanede tek başıma sınavlara çalışırken, raflardan aldığım kitaptan 20-30 sayfa okuduktan sonra, biraz da sınav konularını hızlıca tarar, sonra tekrar heyecanla okuduğum kitabın sayfalarına gömülürdüm. Bu okuma süreci o yaz mezun olup 2010 yılının temmuz ayında askere gidene kadar tüm hızıyla devam etti. Askerden önceki iki haftayı da yaklaşık 1500 sayfalık Felsefe Tarihi kitabını baştan sona ilgiyle okumakla geçirmiştim. Antik Yunan filozoflarından, Orta Çağ Batı Felsefesine, İslam Felsefesinden modern filozoflara hepsinin düşüncelerini ardı ardına okumak bende baş döndürücü bir etki bırakmıştı. Bu kadar yoğun okuma sırasında savrulup kaybolmamam; kendi aklımla doğruyu bulabileceğime dair inancımın yanı sıra dine ve Kurana bağlı bir dünya görüşünü içselleştirmiş olmamla açıklanabilir. O yıl içerisinde; Kuran’da 1400 yıl öncesinden kesinlikle söylenemeyecek olduğunu düşündüğüm bazı bilimsel ifadelerin ve matematiksel mucizelerin varlığına dair okuduklarım, bilimsel kanıta ve akılcı argümanlara düşkün zihnimi yeterince ikna etmişti. Biraz da bunun verdiği özgüven duygusuyla tüm düşünce tarihini okumak ve gözden geçirmek gibi büyük bir projeye girişmiştim. En azından ana hatlarıyla, büyük sorulara tarih boyunca verilmeye çalışılan cevapların ne olduğuna dair duyduğum merak beni felsefe, din ve düşünce tarihini okumaya itmişti. Dolayısıyla oksijen tüpüyle okyanusa dalmıştım. Yoksa şüpheci ve nihilist felsefi düşünceleri aşmam zor olabilirdi.

Bu dönemde beni en çok etkilemiş felsefi ekol; Kierkegaard, Nietzsche, Camus, Sartre, Dostoyevski gibi yazar ve düşünürlerin çizgisindeki varoluşçu – existansiyalist ekoldü. Hayatın anlamı ya da anlamsızlığı sorunu üzerinde en net ve samimi soruları bu düşünürlerin sorduğunu düşünüyorum. Herhangi bir aşkınlığın veya Tanrının olmadığı bir evrende; anlamın ve doğrunun da olamayacağı düşüncesi beni dini dünya görüşüne tüm diğer dini kitaplardan daha çok bağlamıştır. Özgürlük, kaygı, saçma kavramı, hakiki olmak (authenticity), varoluş, insanın dünyaya atılmışlığı ve sonluluğu vs. gibi bana göre en temel konuları ciddiyet ve samimiyetle ele almaları temel sorular üzerinde düşünmemi kolaylaştırdı. Her ne kadar bu ekol içinde yer almasa da Pascal’ın Düşünceler’i hayatın sonluluğu, insanın evrendeki yeri, Allah’ın varlığı konularında bu dönemde düşüncelerimi en çok etkileyen kitaptı diyebilirim.

İş hayatıyla ilgili düşüncelerimin oluşmasında yaptığım stajlar ve son dönemde yaptığım bir iş görüşmesi oldukça etkili oldu. Bölümden mezun olabilmem için 70 gün staj yapmam gerekiyordu. İlk stajımı ikinci sınıfın kış tatilinde bir otomasyon şirketinde yaptım. Staj yeri bulurken oldukça zorlanmıştım. Üniversite tarafının staj yeri bulmada öğrenciyi kendi haline bırakması ve herhangi bir tanıdığımın olmaması bu süreçte beni oldukça zorlamıştı. İnternet üzerinden rastgele şirketlerin insan kaynakları sorumlularına mailler atıyordum. O kadar çok başvuru yapmama rağmen çok az dönüş yapılması ve dönüşlerin de olumsuz olması canımı sıkmıştı. Hani Boğaziçi’nde okurken iş teklifleri yağacaktı! Pek öyle olmadı. Gene de Perpa’da küçük bir yazılım otomasyon şirketi CV’ni gönder bir bakalım dedikten sonra görüşmeye çağırmıştı. Olumlu geçti, staja başladım. 20 gün boyunca üç bilgisayar mühendisinin sabahtan akşama kadar program yazmakla meşgul olduğu küçük bir ofis odasında, ben de küçük çaplı bir projede destek olmuştum. Fabrikalarda kullanılan metal kesme makinalarının yazılımını yapıyorlardı. Benden de en az hurda oluşturacak şekilde kesme noktalarını gösterecek bir algoritma geliştirmemi istemişlerdi. Kod yazma işi baya sarmıştı, hatta eve gidince de aklımda sürekli üzerinde çalıştığım bir problem vardı. Çalışma ortamı da aslında rahat sayılırdı. Birkaç günde bir, Zürih’te yaşayan patronla video konferans üzerinden görüşme yapıyorlar, geri kalan zamanlarda da işlerine gömülüyorlardı. Öğlen yemeklerinde biraz sohbet etme imkânımız oluyordu mühendislerle. Bütün gün küçücük bir odanın içinde neredeyse hiç konuşmadan akşamı etmek garip gelmişti. İlk haftanın sonuna doğru zaten pek de olmayan heyecanım azalmıştı. Sonraki hafta nasıl geçecek diye düşünmeye başlamıştım bile. Sonraki pazartesi staja gittiğimde ilginç bir sürprizle karşılaşmıştım. Bizim sınıftan bir arkadaş da aynı yerde staja başlamıştı. Zaten en fazla 10 kişinin çalıştığı pek de ismi bilinmeyen firmada bölümden biriyle karşılaşmak baya şaşırtıcı olmuştu. En azından arada birlikte çay kahve içip sohbet edebileceğim birinin olması fena olmamıştı. Kalan günler onun da etkisiyle daha hızlı akıp gitmişti. Böylece ilk zorunlu stajım bitmiş, iş hayatına dair aklımda kalan ilk izlenim de “ne kadar sıkıcı bir şeymiş bu iş hayatı dedikleri şey” olmuştu. O senenin yazında büyük bir bankanın genel müdürlüğünde risk ve kredi derecelendirme kısmında staja başlamış, 20 günlük stajın 15.gününde can sıkıntısından bırakmak zorunda kalmış, bir daha da bankada çalışmama kararı almıştım. Resmiyetin her şeyden önemli olduğu böylesi ortamlar hiç bana gelmezdi. Yaz sonunda da sınıftan bir arkadaşla birlikte Türk Hava Yolları’nda staj yaptım. 15 gün boyunca 3 saatlik çok kısa bir işin dışında vaktimizi bilgisayardan film izleyerek ve şirketin farklı departmanlarını dolaşarak geçirmiştik. İnsanın yanında dertleşebileceği, geyik muhabbeti çevirebileceği biri olunca zaman da hızlı geçmişti. Bir sonraki senenin yazında Mercedes’in fabrikasında yaptığım stajda fabrika ortamını da fazla ruhsuz ve renksiz bulunca iş hayatı dedikleri şeyin öyle aman aman bir an önce atılmak istenecek bir şey olmadığını anlamıştım. Ama zaman geçiyordu, mezuniyet yaklaşıyordu ve bir şekilde para kazanacak bir yere girmek gerekecekti. Bir yandan okulun son sınavları canımı sıkarken bir yandan da bu düşünceler beynimi kemiriyordu. Bütün gün bilgisayarda kod yazarak ya da resmi ortamlarda soğuk ve samimiyetsiz ilişkiler içinde ya da ruhsuz ve mekanik fabrika ofislerinde hayat geçmezdi. Nasıl olacaktı peki, bilmiyordum, sadece sürükleniyordum. Aslında canımı sıkan hayatın beni bir yerlere sürüklediği duygusuydu. Kendi hayatımı değil de sanki bir başkanın hayatını yaşayacakmışım, başkalarının projelerinin bir parçası olacakmışım duygusuydu içimi sıkan. İçine doğduğum geniş ailemin kendi küçük dükkanı ya da mağazasında kendi işini çevirdiği bir kültürden geldiğim için olsa gerek, maaşla bir başkasının organizasyonunda çalışan olmanın, hangi fiyakalı şirket olursa olsun, çok da öyle övünülecek ve arzu edilecek bir yanı yoktu bana göre. Bu yüzden de etrafımdaki öğrencilerin uluslararası isim yapmış şirketlere nasıl kapak atılır konulu çaba ve endişeleri çok anlamsız gelirdi.

Son sınıfın son döneminde Sabancı’da part-time çalışan bir arkadaş, şirkette kendisi gibi yarı zamanlı çalışacak birine daha ihtiyaç olduğunu, bana da istersem başvurabileceğimi, kendisinin aracı olabileceğini söyledi. Fena fikir değildi. Zaten 3 dersim vardı, hafta içinde boş vaktim olurdu, bir yandan da mezuniyet sonrasına yatırım yapmış olurdum. Levent’teki ikiz kulelerin olduğu binaya görüşmeye gittim. Sıkı güvenlik kontrollerinden sonra üst katların birinde görüşme için toplantı odasında beklemeye başladım. Pencereden dışarı baktığımda tüm İstanbul’un ayaklarımın altında uzandığını gördüm. Tüm insanlar karınca gibi görünüyordu bu yükseklikten. Biraz sonra odaya oldukça şık giyimli biri erkek biri kadın iki çalışan gelmişti. Kısa bir tanışmadan sonra okul ve bölümümü sordular. Boğaziçi’nde Endüstri Mühendisliğinde son sınıfta okuduğumu söyledim. İçlerinde kadın olanı, bitirdiğim okul ve bölümün iş hayatında çok önemli olmadığını söyledi. Sonra da kendi katıldığı eğitimleri ve sertifika programlarını anlatmaya başladı. İstatistikle ilgili birkaç soru sordular, cevapladım. Uzmanlık alanlarımı sordular, aldığım dersleri söyledim. Fazla iş tecrübem olmadığını, ama ne gösterilirse öğrenebileceğimi de söyledim. Sonrasında hazırladığım CV’me biraz göz attıktan sonra kendimi pazarlamayı pek bilmediğimi söylediler. Nedense bu sözleri zoruma gitmişti. Neden kendimizi “pazarlamak” zorundaydık ki. İnsanın kendini pazarlaması kötü yola düşmesi gibi bir şeydi bana göre. Altta kalmadım ve kendimi pazarlanacak bir şey olarak görmediğimi söyledim. Herhalde pek hoşlarına gitmemiş olacaktı ki, onlarla görüşmemiz bitti. Biraz daha beklememi, İnsan Kaynakları müdürünün de benimle görüşeceğini söylediler. Biraz sonra genişçe ve ferah bir odaya alındım. Müdürle ayaküstü tanıştıktan sonra bana ilginç sorular sormaya başladı. Mesela Türkiye’de kaç tane tenis kortu vardır diye sordu, tahmini bir cevap verdim. Sonra emin misin diye sorunca tabi emin olmadığımı söyledim. Tahta kalemini verdi ve tahtada daha kesin bir cevap için çalışabileceğimi söyledi. Ben de Türkiye’yi bölgelere ayırıp, ona göre tahmini yeniden gözden geçirip başka bir sayı söyledim. Gene emin olup olmadığımı sordu. Ben de çok emin olmadığımı ama elimden gelen en iyi tahminin bu olduğunu söyledim. Görüşme başlayalı yaklaşık 15 dakika geçmesine rağmen adam bir kere olsun gülümsememişti bile. Bazen soruların da garipliğine bakarak biraz gülümseyerek cevap veriyor, karşıdan da benzer bir şekilde gülümsemesini bekleyecek, ortamı rahatlatacak şeyler söylememe rağmen mahkeme duvarı gibi bir suratla karşılaşmak yavaş yavaş germeye başlamıştı beni. Tahtanın başında, ilkokulda sözlüye kaldırılmış öğrenci gibi elimde tahta kalemi, tenis kortu sorusuna cevap bulmaya çalışırken, kendimi niyeyse kötü hissetmeye başlamıştım. Emin olana kadar hesaplamaya devam edebileceğimi söylemişti sağolsun. Tekrar emin misin diye sorunca, biraz da gergin bir sesle nasıl emin olabilirim ki böyle bir sorunun cevabına diye karşılık vermiştim. Buna benzer birkaç soru daha sordu, ben de heyecanımı tamamen kaybetmiş, bir an önce çekip gitmek derdiyle, çok da düşünmeden hızlı hızlı cevaplar vermiştim. Sonrasında gene soğuk bir uğurlamayla odadan çıktım. Çok rahatlamıştım. Bir daha inşallah çağırmazlar demiştim kendi kendime. Bana hayat bahşediyormuş gibi tavırları, kendimi sorgulanıyor hissetmem, küçük dünyaları biz yarattık havaları ruhuma biraz ağır gelmiş, acaba iş hayatı hep böyle insanlarla mı dolu diye sorgulamama yol açmıştı. Gene karar vermiştim. Kendimi satmayacaktım, pazarlamayacaktım, ne olursa olsun, hangi maaşı verirlerse versinler.

Böylece mezuniyet günü yaklaşmıştı ama okul sonrasına dair hala aklımda net bir şey yoktu. Yüksek lisans yapıp akademiye devam seçeneğini de en azından o vakit için elemiştim. O günlerde sınıftan bir arkadaşın önerisiyle de KPSS’ye başvurmuştum. Aklımda kamuda çalışmaya dair de herhangi bir düşünce yoktu, sadece arkadaşın önerisiyle başvurduğum bir sınav oldu. Zaten hiç çalışmadan öylesine girmiştik sınava. Aklımda hem ne yapacağımı biraz daha düşünmek için zamanım olsun, hem de aradan çıksın düşüncesiyle askere gitmek düşüncesi vardı. Ağustos ayındaki celbe yetişmek için Haziran’ın sonuna kadar askerlik şubesine başvurumu yapmam gerekiyordu. Diploma yetişmeyeceği için başvurunun son gününde mezuniyet belgesini alabilmiş ve Halıcıoğlu askerlik şubesine gelmiştim. Saat öğleden sonra 3 buçuk gibiydi. Şubedeki görevli, eksik olan sağlık muayenesini yapmam üzere beni Kasımpaşa Asker Hastanesine gönderdi. Oraya gittiğimde doktorun biraz önce çıktığını, anca Pazartesi günü gelebileceğini söylediler. Bu durumda benim askere gitmem 4 ay daha gecikecekti. Tabi bu süre içinde ne yapacağım sorusunu da düşünmek gerekecekti. Askerlik şubesine tekrar döndüm ve doktorun Pazartesi günü geleceğini söyledim. Bu durumda Ağustos celbine yetişemeyeceğimi ama gene de Pazartesi sabah bir daha bakabileceğini söyledi. Pazartesi günü hastaneye tekrar gittim. Herhangi bir muayene bile olmadan sağlık raporunu alarak askerlik şubesine geldim. Şubedeki görevli evraklara baktıktan sonra, elindeki forma doldurmak üzere birkaç soru daha sordu. Askerliğimi 6 ay kısa dönem er olarak mı yoksa 12 ay uzun dönem yedek subay olarak mı yapmak istediğimi sordu. Askerliği olabildiğince çabuk aradan çıkarmak istediğim için kısa dönem istedim. Sonra komando olup olmak istediğimi sordu. İstemediğimi söyledim. Aklımda muhtemelen bir yerlerde kısa dönem yazıcı falan olur bir süre kafamı dinlerim gibi düşünceler vardı. Görevli, evrakları dosya yaptıktan sonra bilgisayardan sisteme girişimi yaptı. Başvuru günü sonrası sistemin kabul etmeyebileceğini de söyledi ama gene de deneyelim bakalım dedi. Birkaç saniye sonrasında sistemin kabul ettiğini söyledi. Hayırlı olsun. Ağustos’ta yolcuydum.

Askerlik

2010 yılının Ağustos’unun başında nerede askerliğimi yapacağım belli olmuştu: İlk 3 ayı Isparta Eğirdir Dağ Komando Okulu’nda olmak üzere uzun dönem 12 ay asteğmen komando. Kısa dönem tercih etmeme ve komando olmak isteyip istemediğimi sormalarına ve benim hayır dememe rağmen, çok isabetli ve çok yerinde bir atamayla (!) komando asteğmen seçilmiştim. Sonuçlara bilgisayardan bakarken babamın ağladığını hatırlıyorum. Bendeyse herhangi bir duygusal reaksiyon yoktu. Başıma ne geleceğine dair bir fikrim de yoktu. 2 gün sonra babam ve amcamla otobüse atlayıp Eğirdir’e doğru yola koyulduk. Aşırı sıcak bir yaz gününde Eğirdir’de kışlanın kapısının önünde vedalaştıktan sonra, hayatım yeni bir yöne doğru girmişti bile.

Ertesi gün sabahın erken saatinde kendimi, üzerime bol gelen uzun kollu ve keçe gibi sert asker kıyafeti, ayaklarımı patlatırcasına sıkan botlar ve yüzlerce yaşıtımla içtima alanı dedikleri alanda bulmuştum. O gün sabahtan akşama kadar o alanda çömel kalk çömel kalk çömel kalk yapmıştık. Bir yandan komutanın küfürleri ve bir yandan gırtlağını patlatırcasına verdiği emirlerle anında hizaya gelmiştik tabi. Kimseden gık çıkmamaya başlamıştı. İki saniye geç çömelenin komutandan hiç aklına gelmeyen küfürleri yediği, kavurucu güneşin altında üstümüzdeki kalın kıyafetlerle bazen saatlerce ayakta hiçbir şey yapmadan beklediğimiz, on dakika ara verilince çeşmeye danalar gibi koşturduğumuz muhteşem bir gün geçmişti. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Daha iki gün önce felsefe tarihi kitabını bitirmekle günlerini geçiren ben şimdi günlerini sabahtan akşama kadar ayakta anlamsızca dikilerek, bir komutla çömelerek, bir diğer ani komutla kalkarak geçiriyordu. Kışlanın her tarafı şehit resimleriyle doluydu. Buradan eğitim aldıktan sonra gideceğimiz üç şehir vardı: Tunceli, Şırnak, Hakkari. Komutanlar da alacağımız eğitimle güneydoğuda hiç korkmadan dağlarda mücadele edebileceğimizi söylüyordu. Hayatı test çözmek ve kitap okumakla geçen ben, şimdi on iki ay bu cenderede nasıl yaşayabileceğimi düşünüyordum. Kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan, insanca konuşabilince her sorunun halledilebileceğine inanan benden üç ay içerisinde “kısa, ani ve hayvani” emirler veren, kızan, bağıran, çağıran, tokatlayan, dağlarda düşman kovalayacak, bir takım komutanı asteğmen çıkaracaklarmış. Tek umudum vardı. O da beş gün sonra yapılacak sağlık taramasında elenerek İstanbul Tuzla Piyade Okuluna gönderilenler arasında olmaktı. Yaklaşık 800 asteğmen adayından 500 tanesini eleyerek Tuzla’ya göndereceklerdi.

Eğirdir’deki o kışlada geçirdiğim beş gün hayatımın hiç unutamadığım beş günü oldu. Bir yandan kavurucu yaz sıcağında saatlerce beynimin döndüğü, susuzluktan dudaklarımın çatladığı, belirsizlikten ne olacağını bilememenin verdiği iç sıkıntısı ile beş gün geçmişti. Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen olumlu olan tek şeyse, etrafımda aynı kaderi paylaşıyor olmanın verdiği kaynaşma duygusuyla konuşup muhabbet edebileceğim bir sürü yaşıtımın olmasıydı. Çoğu 22- 25 yaşları arasında öğretmen veya mühendisti. Nerelisin, hangi üniversiteden hangi bölümden mezunsun, evli misin sorularıyla başlayan tanışıklık ve kaynaşma oradaki günlerimin daha katlanılabilir olmasını sağlamıştı. Büyük bir çoğunluğu kışlada gördüklerinden ve yaşadıklarından sonra milliyetçi duygularının sönüp gittiğinden bahsetmişti. Acaba askerlik kısalır mı sorusu en çok muhabbetini çevirdiğimiz soruydu. Beşinci günde sağlık taraması için doktorlar gelmişti. Belki elenirim diye çoğu kişi gözlüğüyle gelmişti. İlk olarak psikoloji masasındaki askeri doktor sordu, herhangi bir rahatsızlığım var mıydı. Tabi vardı. Yükseklik korkum var komutanım dedim. Bak bakıyım dedi gözlerime. Baktım. Komando olmasında sakınca yoktur mührünü elimdeki kâğıda bastı. Numaramı yememişti. Sonra göz masasından geçtim. Gözlük de işe yaramamıştı tabi, en az 2 numara olması gerekiyormuş gözlerin Tuzla’ya refüze olmak için. İç hastalıkları ve bir iki masadan da olumsuz sonuç. Son umudum kulak burun boğazdı. Doktora burnumda eğrilik olduğunu, nefes alamadığımı ve koşamadığımı söyledim. Burnumda biraz eğrilik olduğu doğruydu tabi de, nefes alamadığım koşamadığım kısmen doğruydu. Elindeki aletle burnumun içine baktı, burun eğriliği (septum deviasyon) var dedi sende. Komando olamaz mührünü bastı kağıda. Askerliği bitirip tezkereyi aldığım son günümü saymazsak, hayatımda o kadar sevinip rahatladığım başka bir zamanı hatırlamıyorum. Üniversite sınavından sonraki rahatlık bile onun yanında bir şey sayılmazdı. Ertesi gün 500 kişi trenlere bindirilerek İstanbul’a yollanmıştık. Daha sonra orada kalan arkadaşlardan 15 kilo sırt çantalı 70 kilometre yürüyüşlü ağlamalı, inlemeli ve ot yemeli intikal hikayeleri dinledikçe, Tuzla’ya yollandığımız için halimize şükrederdik.

Tuzla’da durum Eğirdir’dekine göre daha iyi sayılırdı. En azından ölümcül bir eğitim yoktu, haftasonları İstanbul’da oturanlar için evci çıkma imkânı vardı, en azından demir tabldotlar yerine tabaklarda yemek yiyebiliyorduk. İlk bir ayı sadece yemin töreni yürüyüşlerine hazırlıkla geçirdik. Sağa dön, sola dön, ileri bak, çömel, kalk, çömel, kalk, sağa dön, sola dön, geriye dön, uygun adım marş, kıta dur, ileri bak, sonra tekrar sağa dön, sola dön…Tam 1 ay sadece böyle geçti. Düzgün tekmil veremeyenlerin ceza olarak uzaktaki direğe tekrar ve tekrar bağıra bağıra tekmil verdiği, sola dönerken ayağını doğru hareket ettiremeyenlerin yere yat komutuyla kızgın asfalt üzerinde unutuluncaya kadar bekletildiği sürreel bir ortam. Yavaş yavaş aklımı beynimi kullanma alışkanlığını bırakıp, kendimi emir komuta zincirine bırakmıştım. Biraz aklını kullanmaya başlayınca, ya biz ne yapıyoruz böyle diye sorunca, yaptığımızda bir mantık aramaya çalışınca daha da can sıkıcı olmaya başlıyordu her şey. Eğitim hayatı boyunca kazandığım özgüven, kişilik ve benlik duygusu, mantıksal ve eleştirel düşünme yeteneği yerini yavaş yavaş, sesini çıkarmadan emirlere riayet etme, herhangi bir mantık aramadan sorgusuz sualsiz itaat, fırça yediğinde sineye çekmesini bilme gibi kişilik özelliklerine bırakıyordu.

Kışladaki eğitim süreci tamamen bireysellik ve kişilik duygusunu törpüleme, mantık ve sorgulama yeteneğini öldürme ve insani duyguları bastırma üzerine kuruluydu. Aslında askerliği meslek olarak yapacak, çok erken yaşlardan beri bu disipline alıştırılmış biri için tasarlanmış yaşam biçimi; tam tersi bir eğitim sürecinden geçmiş, sürekli sorgulamaya ve problem çözmeye alıştırılmış kişiler üzerine uygulandığında yıkıcı ve sarsıcı etkileri oluyordu. Beyin göçmesin de ne yapsın böyle bir durumda. Kimseye de derdini anlatamazdın. Çünkü ortada derdini anlatabileceğin bir merci de yoktu. Bir yerlerde tanıdığı olanların çok daha rahat yerlerde daha rahat bir şekilde askerliğini yaptığı biliniyordu. Benim öyle bir imkânım da yoktu tabi. Eğitimimin ve kişilik özelliklerimin ne önemi vardı ki. Kolayca harcanabilir şeylerdi bunlar.

Kendi aklımı, şahsiyetimi ve benliğimi korumanın kendimce yollarını bulmuştum. Her şeyin bir oyun olduğuna kendi kendimi inandırmaya çalışırdım. Sağa dönerken, sola dönerken, geriye dönüp, uygun adım yürürken, sonra çömelir ve kalkarken, tekrar çömelir ve tekrar kalkar ve tüfek omza ileri bakarken, aslında bunun bir oyun olduğunu düşünürdüm. Çünkü ciddiye alırsam ruhum sıkılacaktı. Evet kendi kendimize oynadığımız bir oyundu bu. Bu kadar anlamsızca sağa sola dönmenin, yerlerde sürünmenin ve ot yolmanın herhalde ciddi bir yanı olamazdı. Her ne kadar bölük komutanının ciddi, tok ve sert yüz ifadesi ve emirleri bu oyuna ciddi bir görüntü verse de o da rolünü çok iyi oynuyor olmalıydı. Yoksa bu kadar ciddi olmasının herhangi bir imkânı yoktu. Komutanlara daha çok üzülürdüm o yüzden, biz bu oyunu geçici olarak oynarken onlar ömür boyunca bu oyunu oynamak zorundaydı. Askerler bu yüzden şafak sayardı zaten. Şafak, aydınlık ve özgürlük demekti çünkü. Geliştirdiğim bir diğer zihinsel yöntemse Descartes’in ruh-beden ayrımıydı. Evet ruhla beden ayrıydı. Bedenim ruhumdan farklıydı. Dışarıdan sadece bedenime bakan biri beni burada zannedebilirdi. Ama ruhum burada değildi. Bedenim sağa sola dönüp, adi adım marş yürüyebilirdi ama ruhum başka bir dünyadaydı. Bana yanlış rol düşmüş gibi geliyordu bu oyunda. İleri bak! Ve ileri bakıyorduk. Geriye dön. Tamam istediğiniz bu olsun döneriz. Sürün! Evet sürünelim biraz da. Komutan çağırıyor. Koş. Tekmil ver. Yüksek sesle bağır! Daha yüksek! Emredersiniz komutanım! Emredersiniz!

Bütün bu baskıcı ortama rağmen gene de sohbet edecek, gırgır muhabbet döndürecek arkadaşlıkların da olması ortamın havasını yumuşatıyordu. Dinlenme vakitlerinde kantine yiyecek içecek bir şeyler almak için koşturur, sıcak yaz günlerinin bunaltıcılığını üzerimizden atmak için paralı makinalardan soğuk içecekler alırdık. Cep telefonu yasak olsa da gizlice getirenler olur, akşamları yorganın altında ailesiyle konuşurlardı. Ben daha çok telefon kartlarını tercih ederdim, onun için de uzunca bir süre kuyrukta beklemem gerekirdi. Onun dışında banyo sırası, tuvalet sırası, kantin sırası vb. sıralar vardı. Bütün gün de dışarıda uygun adım yürümekten, ayakta beklemekten, koşturmak ve sürünmekten yorgun düşmüş bedenim gece yatağa girer girmez uykuya dalardı. Sabah kalkış 5 buçukta. Tabi nöbet yoksa. Farklı farklı nöbetler vardı. Kat nöbeti ve sancak saygı nöbeti gece uykusunu bölen başlıca nöbetlerimizdi. Haftada bir nöbet sırası gelirdi. Sancak saygı nöbeti hiç unutamayacağım nöbetlerdendi. Gecenin 2 buçuğunda benden önce nöbetini tutmuş arkadaş beni yataktan kaldırır, 3’te başlayıp 4’te bitecek nöbet için üzerimi giyinir, gecenin bir yarısında uygun adım, alay komutanlığı binasının giriş holüne birlikte yürürdük. Sonrasında elimde tüfekle tek başıma 1 saat boyunca gözüm dahil hiçbir tarafımı hareket ettirmeden boş binanın içinde nöbet tutardım. O kadar ıstıraplı bir nöbet olurdu ki, 15 dakika sonra ayaklarım uyuşmaya tüfeği tutan elim kaşınmaya başlar, bense kendimi tutamaz arada sağa sola bakar elimi kaşır gene nöbete devam ederdim. Arada nöbetçi subaylardan biri kontrole gelir, sırf hareket edip etmeyeceğimi denemek için sorular sorar, bense cevap vermemek ve bakmamak için kendimi zor tutardım. Nöbetin amacının koridorun sonunda hiçbir şeyden habersiz öylece duran sancağa saygı olduğunu söylerlerdi. Bir saatin sonunda tüm kemiklerim uyuşmuş bir şekilde, nöbeti devralacak arkadaşı bekler, sonra da sabah 5 buçukta tekrar kalkmak üzere yatağıma gene uygun adım geri dönerdim. Tabi ertesi gün adeta ölü gibi dolaşırdım.

Bu arada teorik sınıf eğitimleri ve arazi eğitimleri de başlamıştı. Bir akşam sınıfta dersi verecek albayı beklerken, ezberlememiz beklenen içinde kan, öldürmek, bombalar ve ateş geçen piyade marşından içim bunalmış; yanımdaki arkadaşlara Kuran’ın Bakara suresinin 30. ayetinden bahsetmiştim: “Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz."  Evet insan kan döken, ama döktüğü kanı da bir şekilde kendince meşrulaştıran bir varlıktı. Sonuçta büyük idealler için kan dökebilirdi değil mi? Ayetin devamında da Allah’ın meleklere "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim" dediğine göre; bütün bu kan, gözyaşı ve ölümün bizim bilemeyeceğimiz bir anlamı vardı. Allah geçici bir süre insanoğluna sınama amacıyla mühlet veriyordu belki de. Öyleyse Kabil’den yana değil de Habil’den yana olmak gerektiğini söylemiştim. Arkadaşlar hak vermişti söylediklerime.

Tuzla’da kalan 2 ay boyunca günlerimiz çoğunlukla sporda, atışta, arazi ve sınıf eğitimlerinde geçmeye başlamıştı. Hafta sonları İstanbul’da oturanlar için evci çıkma imkanı olsa da bunun için en az 7 barfix çekmek gerekiyordu. Şınavda ve mekikte çok iyi olmama rağmen barfix’te biri geçemezdim. İlk hafta izne çıkamamıştım. Ama annem, babam, kardeşlerim ziyaretime gelmişti o hafta sonu. Ertesi hafta eğitim sırasında, bir albayın benimle görüşmek istediğini söylediler. Koşa koşa gittim tabi. Albay, Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduğumu öğrendiğini ve İngilizcemin iyi olduğunu düşündüğünü söyledi. Öyledir komutanım diye tok bir sesle cevap verdim. Albay yazdığı bir yüksek lisans tezi için bazı çeviriler vereceğini söyledi. Eğitimlerden kaytarmanın bir yolunu bulduğumu düşünüp sevinmiştim. Çeviri için kütüphanede çalışabileceğimi, benim bölük komutanıma durumu anlatacağını söyledi, gönderdi. Bölük komutanına gittiğimde durum pek hoşuna gitmemiş olacak ki eğitimlere bir şekilde katılmam gerektiğini söyledi. Daha doğrusu söylemedi, emretti. Bir taraftan da kendisinden 4 rütbe yukarıdaki bir albayın emrine de karşı çıkamazdı. O zaman çeviri için akşamları eğitimlerden sonra kütüphaneye gidebilirmişim. Böylelikle tek dinlenme zamanım da çeviriyle geçecekti. Ama bunun intikamını çok geçmeden almıştım. Haftasonu izinlerine iki haftadır yeteri sayıda barfix çekemediğim için çıkamamıştım. Albaya haftasonları evdeki bilgisayarda daha iyi çeviri yapabileceğimi ama çekemediğim barfix’ler yüzünden izne çıkamadığımı söyledim. Hemen bölük komutanına telefon açıp haftasonları izne çıkabileceğimi söyledi/emretti (askerde üst asta bir şey söylemez, emreder tabi). Böylece Tuzla’da geriye kalan haftasonu izinlerimi kurtarabilmiştim. Bölük komutanı biraz gıcık olmuştu olmasına ama haftasonu izne çıkmaya her türlü değerdi. Pazar akşamı saat 7’deki içtimaa yetişmek üzere Cuma akşamından izne çıkardım. Yorucu bir haftanın üzerine evde dinlenme o kadar iyi gelirdi ki Pazar günleri zoraki geri dönerdim kışlaya.

Oldukça yorucu geçen iki buçuk ayın sonunda, asteğmen olarak görev yapacağımız yerlerin kurasını çekme vakti gelmişti. Heyecanın dorukta olduğu bir gündü. Şırnak da çıkabilirdi kurada, Kıbrıs da, İstanbul da. Bizim bölükte 120 kişi vardı. Eğitim ve sporda aldıkları puanlarla yüzde onluk dilime giren 12 kişi istediği yere kuraya girmeden gidebiliyordu. Benim sıram oldukça gerilerdeydi çünkü hiç uğraşmamıştım nasılsa dereceye giremem diye. Böylece kalan 108 kişi öncelikle kura çekeceğimiz sıranın kurasını çektik. Sonlara doğru bir sıraydı benimkisi. Sonra sıra yer kurasına geldi. Benden öncekiler tehlikeli bölgelerin çoğunu çekti. Benden tam önceki arkadaş Şırnak kurası çekti, ben de içimden derin bir oh çektim. Elimi torbaya daldırdım, ilk dokunan kâğıdı çektim. Komutana verdim, o da yanındakine verdi, elindeki kâğıda notunu aldı. Selimiye Cami’sini gördün mü hiç? Görmedim komutanım! O zaman bol bol görürsün bundan sonra! Edirne çekmiştim kurada. Askerliğin kalan 9 ayını Karaağaç’ta Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı’nda geçirecektim. Normalde 15 gün olan tatil o sene 9 günlük kurban bayramıyla da birleşince 24 günlük nefis bir tatil olmuştu. Kasım ayının sonuna doğru Edirne’ye yola çıktım.

Hem kışlayı biraz tanımak hem de kalacağım yere yerleşmek için Edirne’ye cumartesi gününden gitmiştim. Elimde bavulum orduevine girdim, içerideki askere asteğmen olduğumu nerede nasıl kalacağımı sorduğumda hemen elimdeki bavulumu alıp, ben size yolu göstereyim komutanım dedi. Komutanım? Evet artık rütbeler hiyerarşisinde kademe atladığımız için, bundan sonraki 9 ay boyunca askerlerin hepsi komutanım diye hitap edecekti. Askerde rütbe her şey olduğu için kısa zamanda rütbenin nimetlerinden faydalanmaya başlamıştık. Tuzla’dan Edirne’ye gelen 17 arkadaşın 8 tanesiyle aynı kışlada, gıda mühendisi Edirneli Çağdaş’la da aynı bölükteydim. Maraşlı öğretmen arkadaş Mustafa’yla da aynı odayı paylaşıyorduk orduevinin misafirhanesinde. Uzun dönem asteğmen olmakla kısa dönem rütbesiz er olmak arasındaki farkları daha iyi anlamaya başlamıştım. Kısa dönem er olmanın tek bir avantajı vardı, o da 12 ay yerine 6 ayda askerliği bitirme imkanıydı. Asteğmen olunca, normal memur gibi akşam 5’te gelen servis bizi kışladan alır, orduevine getirirdi. Askerlerin hizmet ettiği orduevinin lokantasında, dışarıda yaklaşık 7-8 kat daha pahalıya yiyebileceğimiz çok kalite yemeklerden yedikten sonra Edirne’nin caddelerinde turlayabilirdik. Ayın 15’inde yaklaşık bir öğretmen maaşı kadar da maaş alabilirdik. En önemlisi de kışlanın içinde rütbenin verdiği güçle, kimse laf söyleyemezdi. Sadece bizden daha rütbeli subayların fırçasını yeme durumu vardı ki onlar da sayıca fazla olmadığından çok sorun olmazdı. Asteğmen olmanın dezavantajlarından biri de üzerimizdeki trilyonluk zimmetlerdi. Gece görüş dürbünlerinden, tabancalara, zırhlı personel taşıyıcı araçlardan içlerindeki elektronik aksama kadar tüm cihazlar asteğmen üzerine zimmetliydi. Kaybolması durumunda zararı tazminat olarak karşılayabilirlerdi. Dolayısıyla zimmet konusu biz asteğmenler için her zaman stres kaynağıydı. Bir diğer avantaj da haftasonu tatiliydi. Eğer nöbet yoksa, Cuma akşamından otobüse atlayıp İstanbul’a gelirdim.

Takım komutanı olarak atandığımız bölüğün bölük komutanı ile tanışmak üzere Çağdaş’la komutanın kapısında bekliyorduk. İçeriden ahlar içinde bir askerin ağlama ve bağırma sesleri geliyordu. Çağdaş’la birbirimizin yüzüne endişeyle bakıp işimiz zor dedik. Daha sonra öğrendiğimize göre er Gökhan, rutin sabah fırçasını yemiş bölük komutanından, çok önemli bir şey değilmiş. Edirne’de bizim olduğumuz kışlanın bir özelliği de ülkenin genelde en alt tabaka ailelerinin genelde suça uyuşturucuya bulaşmış, “jiletçi” diye tabir edilen çocuklarının asker olarak geldiği bir kışlaydı. Sınırda etten duvar oluşturmanın ötesinde bir şey beklenmeyen bu askerleri zapt ve idare etmek görevi de biz toy asteğmenlere düşüyordu. Benim takımda uyuşturucu kullanmamış ya da hapse girmemiş asker hemen hemen yok gibiydi. En güvendiğim onbaşım Fahrettin, 17 yaşında yanlışlıkla bir arkadaşını bıçaklayarak öldürmüş cezaevinde bir süre yattıktan sonra çocuk indiriminden faydalanıp çıkmış biriydi. Asteğmen olunca rütbeden dolayı saygı duysalar da en ufak sinirlenmelerinde ceplerinden jilet çıkarıp kendilerini gözümüzün önünde jiletlemeye başlamaları işten bile değildi. Boğaziçi Üniversitesi’nin steril burjuva ortamında geçirdiğim 5 yılın ardından Edirne’de böyle bir kışlada böylesi askerler arasında geçirdiğim 9 ay bana çok şey öğretmişti. Her şeyden önce Türkiye’nin bir profili vardı aslında burada. Askerinden subayına her sosyal katman her bölgeden insanlar vardı. 120 askeri idare etmenin verdiği sorumluluk çok şey katmıştı. Liderlik ve yöneticiliği en iyi okulun en iyi sınıfında bile böyle öğretemezlerdi. Hele stres altında dayanıklılık konusunda neredeyse demir gibi olmuştum. Başta bölük komutanı olmak üzere sıralı amirlerin sert fırçalarına karşılık, hiçbir şey olmamış gibi tok bir sesle emredersiniz komutanım diyebilmek, bende hayattaki zor durumlara karşı kayıtsızlık ve dayanıklılık hissi geliştirmişti. Herhangi bir sebep olmasa bile komutan en sert şekilde bağırabilirdi, ama ne oldu ben ne yaptım deme şansımız yoktu, sadece emredersiniz komutanım demek bekleniyordu. Bu da müthiş bir psikolojik direnç kazandırmıştı. Askerlik dışında bile biri gelip hiç yoktan yere karşımda bana bağıracak olsa bile kendimi kaybetmeden sakinliğimi koruyabilirdim.


Continue reading this ebook at Smashwords.
Download this book for your ebook reader.
(Pages 1-27 show above.)