include_once("common_lab_header.php");
Excerpt for 15 Temmuzla Kararan Hayatlar by , available in its entirety at Smashwords


15 TEMMUZLA KARARAN HAYATLAR



DERLEYEN

DENİZ ZENGİN



Published by Crab Publishing at Smashwords

Copyright © 2018 Crab Publishing

Tüm hakları saklıdır. Bu yayının herhangi bir bölümü, yayınevinin önceden izni olmaksızın, hiçbir formatta ve hiçbir amaçla çoğaltılamaz, dağıtılamaz, yayılamaz, bir veri tabanı veya bilgi kurtarma sisteminde saklanamaz.

Bu e-kitap sadece sizin kullanımınız için lisanslanmıştır. Bu e-kitap başkalarına tekrar satılamaz veya verilemez.

Eğer bu kitabı paylaşmak istiyorsanız lütfen her birey için bir kopya satın alın. Eğer bu kitabı okuyorsanız fakat satın almadıysanız veya sadece sizin kullanımınız için satın alınmadıysa lütfen satın alan kişiye iade edin ve kendinize bir kopya satın alın.

Yazarımızın emeğine saygı gösterdiğiniz için teşekkür ederiz.





15 Temmuzla Kararan Hayatlar / Deniz Zengin

Yayın No: 4

Kıyıya Vuran İnsanlık Serisi: 3

Yayın koordinatörü: Halit Emre Yaman

Editör: Irmak Aksu

Kapak tasarımı: Eddie Whitetea

Teknik hazırlık: Güray Ordueri

Yayın tarihi: 2018

Dijital ISBN: 978-046-356-858-3

e-posta: crabspublishing@gmail.com

Twitter: @CrabPublishing



İstanbul doğumlu, 3 çocuk annesi ve İpek Medya Grubu’nda gazete köşe yazarlığı yapmış olan Deniz Zengin, şu an Avrupa’da “Sosyal Politikalar” üzerinde doktora çalışmasına devam etmektedir.



İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

ALİ OSMAN KARAHAN

ASIM BEBEK

GÖKHAN AÇIKKOLLU

İBRAHİM KARAYEĞEN

KAÇIRILANLAR

SAĞLAR AİLESİ

KAÇMAZ AİLESİ

MUSTAFA HİKMET KAYAPALI

MUSTAFA ZÜMRE

TUNCER ÇETİNKAYA

DENİZ HAKAN ŞEN

AHMET TURAN ÖZCERİT

ALAEDDİN DUMAN

ALPASLAN KUYTUL

BİR " DİLEĞİMİZ " VARDI

MEHMET ERDOĞAN

KOSOVA'DANELER OLDU?

HALİME GÜLSU

ESMA ULUDAĞ

NURHAYAT YILDIZ

SAVAŞ UYAR



ÖNSÖZ



Dünya medyası, "Uzayda, yaşam şartları nasıl olur? İkinci bir evren var mıdır, nasıl oluşturulur?" tartışmalarını sürekli gündemde tutuyor; yapay zeka ile insanları tanıştırıyor; 30 futbol sahası büyüklüğünde yapılan teleskop ile evreni dinliyor.

Elin oğlu uzay çağını yaşarken, yurdumun her bir köşesinde hayatının orta yerinde, hayatı elinden alınmış insanlar yaşam mücadelesi veriyor. Gel gör ki yurdum insanı binlerce masumun arş-ı alayı titretecek çığlıklarını duymuyor, duysa dinlemiyor, dinlese anlamıyor.

15 Temmuz çakma darbesinden bu yana, Hizmet Hareketinin masum gönüllüleri yalnızlığın ayak seslerini dinliyor şimdilerde. Tutunacak tek dalları dua olan bu insanlar, çağın en bağnaz zihniyetleri tarafından tarumar ediliyor, hor görülüyor; ‘karıncaincitmez’ bu insanlara akla hayale gelmedik iftiralar atılıyor; uydurma suçlar isnat edilip ötekileştirme politikaları ile hem dillerden, hem gönüllerden, hem de yeryüzünden silinmeye çalışıyorlar.

Ateş öyle bir salınmış ki evlere, her tarafta ayrı bir yangın var ve her taraf bir diğerinden daha fazla tahribata uğramış halde.

Ne yaptı bu insanlar? Hayatları boyunca bir suça bulaşmamış, cezaevi, karakol tanımamış insanlar ne yaptılar? Dünya barışına, bilime, sanata, ülkelerinin gelişmesi adına insanlığa sundukları hizmet ve yenilikler dışında, ne yaptılar?

Bu sorular karşısında "kem küm"den öteye geçmeyen cevaplardan başka bir şey yok. İyilikte yarışması gerekirken kötülükte zirveleşen bir güruhun dünya malına sevdası altında ezilmeye mahkûm edilen bu insanlar ne yaptılar?

Vicdanlarını, şeytanın sermayesi yapmış kişiler, bu yaşanan zulmün hesabını nasıl verecekler?

Duyduklarımızla kahrolduğumuz, ciğerlerimizin lime lime koptuğu, ıslak seccadelerde bir çıkış yolu aradığımız bunca acının bedelini kim ödeyecek?

Cevabını şimdilerde veremediğimiz onlarca soru gibi yıkılan birçok hayatın hesabı da ötelere kaldı. Hem hayatları, hem hayalleri ellerinden alınan bu insanların "ahı" kaldı yeryüzünde.

Öğretmen, doktor, hâkim, gazeteci, yazar, ev hanımı iken; itibarı, özgürlüğü, vatanı, ailesi, işi, yaşadığı hayatı elinden alınmış binlerce kişiden gönül dünyamızda kalıcı acılar bırakan hayatlardan bir kaçını sizlerle buluşturuyoruz bu kitapta…

Kaderin her birimizi ayrı ayrı yerlere sevk ettiği şu günlerde elimizde kalan inancımız, umutlarımız, dualarımız, iyi kullandığımız ölçüde kalemimizle tarihe not düşmeliyiz dedik ve bu güzide hayatları bir araya getirdik.

Biz yazalım Meriç'te kaybolan gözyaşlarını, sevdiklerinden habersiz günlerce bilinmezlerde yaşanan acıları…

Biz yazalım yürekten çıkan ama kimsenin duymadığı feryatları…

Biz yazalım, okuyanlar derdimizi anlasın, anlayanlar üveyik gibi kanatlansın, her zeminde çağlasın. Gelecek nesillere aktarılsın.

Bir dönemin ödenen bedelleri; hem bedel ödeyenleri hem de onları dile getirenleri ne kadar ezip geçti görünsün, tarihin karanlık sayfalarında unutulmasın. Okuyanlar sevgisinde ve duasında yer versin bu güzel insanlara.

Yaşanan onca acıyı dindiremez bu satırlar biliyoruz. Ama gelecek nesillere yaşananları tüm çıplaklığı ile anlatabilmenin tek yolu olan yazıya sarıldı mahzun gönüller. Yapılan haksızlığı, haklı olduklarını haykırmak istediler.

Bu kitabı okurken kiminin ardından bir Fatiha, kiminin ardından dua edeceksiniz belki. Belki de bu yaşananları siz yaşamadığınız için şükredeceksiniz. Yeniden duaya sarılacak diliniz. Ve ömrünü insanlık adına, sevgi adına adamış gönül insanlarının yaşadıkları acılarla da hayatınıza izler bırakacak.



Deniz ZENGİN



ALİ OSMAN KARAHAN



“Adaleti, yüksek kanun olarak kabul etmeyen milletler, bu felaketlerini hiçbir başarı ile telafi edemezler” der Amerikalı ünlü ilahiyatçı William Ellery Channing. Türkiye’de son yıllarda yaşanan süreçte keyfi verilen yargı kararları ise ne yazık ki Ellery Channing'in sözünü doğrular nitelikte.

Özellikle 15 Temmuz 2016 gecesinden sonra çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelerle adalet kavramının yaşadığı hezeyandan kaynaklanan sıkıntılı ortam, çoğu vatandaşın mağduriyet yaşamasına sebep oldu. Aralarında yeni doğum yapmış kadınlar, ağır hastalar, 65 yaş üstü yaşlıların da bulunduğu 50 binden fazla kişi somut kanıt olmamasına rağmen darbecilikle suçlandı.

Isparta’nın Yalvaç ilçesinde yaşayan “Topal Hafız” lakaplı Ali Osman Karahan 87 yaşında ve hapishanedeki 65 yaşın üzerindeki tutuklulardan sadece biri. Eski bir imam hatip olan Karahan, 23 yaşında, Risale-i Nur’ların müellifi Bediüzzaman Said Nursi ile tanışarak talebesi oldu. O günden sonra hayatını dini ilimler yolunda harcadı. O yıllardan itibaren sıkı takipler, baskınlar, karakollar, mahkemeler ve türlü türlü zorluklara rağmen dini ilimler çalışmalarını sürdürdü. 7 kez yargılanıp beraat etti. Aradan yıllar geçti. 86 yaşında 8. defa yargılanmaya başlandı.

Sol bacağı diğerinden 4 cm kısa olması sebebiyle Topal Hafız diye anılan Karahan’ın ilerleyen yaşı, %90 görme bozukluğu, prostat kanseri, kardiyak aritmisi gibi kronik hastalıkları da beraberinde getirdi. Üstelik tek böbrekle yaşıyordu.

Bunca rahatsızlığına rağmen 1 Ağustos 2016 tarihinde kardeşi Yusuf Kenan Karahan ve oğlu Sait Karahan’la birlikte silahlı terör örgütüne üye olmak, örgüte maddi destek sağlamak ve bu örgütle darbeye teşebbüs etmek suçlamasıyla gözaltına alındı. Evet, onca hastalığına ve yaşına rağmen darbeci olarak suçlanmıştı.

Gözaltına alınmasının 2. günü kalp rahatsızlığı sebebi ile hastaneye kaldırıldı ve acil serviste tedavi edildikten hemen sonra tekrar gözaltına alındı. Ardından denetimli olmak üzere serbest bırakıldı ancak 5 Ekim 2016 tarihinde tekrar gözaltına alınan Topal Hafız ve yakınları bu kez hâkim tarafından tutuklandı.

Topal Hafız’ın tutuklanma gerekçesi, yargılama tarihinde eşine pek rastlanamayacak türden. Bir gün Bediüzzaman, talebesi Hafız Ali Osman’a “İleride sıkıntılı ve büyük bir nifak dönemi gelecek. Tutuklamalar olacak, belki cezaevlerinde yer kalmayacak. Ama Rabbim orada kardeşlerimi muhafaza edecek. Dışarıdakiler bile çok sıkıntılar yaşayacak. Daha sonra hizmetlerin çok artacağı güzel bir dönem olacak inşallah. Sen de o dönemi görecek, belki tutuklanacaksın” demiş ve Topal Hafız tutuklamaların başlamasının ardından yakınlarına bunu anlatmıştır.

Hâkim “Medyada böyle bilgi var. Darbeyle ilgin ne?” diye sorunca Hafız da “Üstad bana böyle bir şey söyledi. Ben de bunu zaman içinde anlatmıştım. Oradan duyulup söylenmiştir. 86 yaşındayım, ne darbesi?” diye tepki gösterdi. Bu sefer Hâkim “Bunları bildiğine göre demek ki darbeyi buralarda organize ettin” diyerek Hafız Karahan’ın tutuklanmasına kararını verdi.

Isparta E tipi cezaevinde 16 ay tutuklu kalan Ali Osman Karahan’ın tutukluluk kararına itirazı rahatsızlıklarını belirten 3 heyet raporu bulunmasına rağmen “kuvvetli suç şüphesi” gerekçe gösterilerek mahkemece reddedildi. Herhangi somut bir delil olmamasına rağmen hukuken bir karşılığı olmayan bir rüya nedeniyle serbest bırakılmayan Karahan’a yapılan zulüm bununla sınırlı kalmadı. Yaşlı ve bakıma muhtaç olan Topal Hafız’ı, cezaevinde bakımını yapan oğlu Sait Karahan’dan ayırmak isteyen hapishane yönetimi başka bir yere sevk etme kararı aldı. Ardından Isparta E tipi cezaevinden, Dinar hapishanesine sevk edildi. Daha sonra ise verilen tepkilerden dolayı Isparta E tipi cezaevine tekrar sevk edildi.

14 Kasım 2017 tarihinde ailesi ile yaptığı görüşmede; “Biz burada bile herkese nasihat ediyoruz. Hiç korkmayın çıkacaksınız. Burada kazandığınızı dışarıda kazanamazsınız. Bunlara o nasihatleri yapıyorum. Onlar da söz tutuyorlar. Herkes öyle… ‘Koğuşlardan ne zaman çıkacağız’ diyorlar. ‘O gaybî’, diyorum. Ne zaman çıkacağınızı söyleyemem ama çıkacağız” şeklinde konuşmalarda bulunduğu için görevli personel tarafından aynı tarihte tutanak düzenlenerek, hakkında soruşturma başlatıldı.

Cezaevi Disiplin Kurulu, Karahan’ın “suç örgütlerinin eğitim ve propaganda faaliyetlerini yapmak ve yaptırmak” fiilinden dolayı 11 gün hücreye koyma cezası ile cezalandırılmasına karar verdi. Kararın infazına, itiraz süresi dolmadan başlandı ve 86 yaşındaki Karahan 29 Kasım 2017 tarihinde hücreye konuldu.

Yaşlılığı ve hastalığı da bu verilen karara ne yazık ki engel olmadı. Karahan’ın avukatı, aralık ayında mahkemeye sunduğu dilekçede “sanığın 87 yaşında, 15 aydır tutuklu, hali hazırda kanser hastası olduğu, hayatını devam ettirebilme açısından telafisi imkânsız olabilecek durumlara düştüğü, cezaevi koşulları nedeniyle sağlığının daha kötü hale geldiğini” belirterek tekrar tahliye talebinde bulunuldu. Mahkeme bu kez talebi kabul etti, Topal Hafız serbest bırakıldı.

Topal Hafız’a yapılan baskı sadece adli makamlar üzerinden gelmedi. Toplum içerisinde önemli bir yeri olan Karahan’a tahliyesinin ardından memleketindeki insanlar tarafından baskı ve tecrit uygulandı. Selam verilmiyor, o zamana kadar gittiği yerlerde her zaman hürmetle karşılanırken şimdi bir suçlu gibi davranılıyordu.

Kendisi ile aynı adı taşıyan torununun ifadesiyle Karahan, Yalvaç’ta toplumdan “vatan haini” damgası yemişti. Yöre halkından insanlar arabalarla konvoy halinde evinin önünden geçerek Topal Hafız’a gözdağı veriyordu. Topluma aşılanan kin ve nefretin büyüklüğü, yıllardır yöre halkının değer verdiği bir ilim adamına karşı girişilen karalama kampanyasıyla ortaya çıkmıştı.

Ali Osman Karahan gibi nice insan sebepsiz yere aylarca hapislerde, hücrelerde esir edildi. Esirdiler, çünkü yargı makamları haklarında somut bir delil sunamıyor, keyfi verdikleri kararların izahını yapamıyordu. Topal Hafız artık serbest ancak 50 binden fazla insan hukuki yargılamanın yapılacağı, adaletli günlerin gelmesini bekliyor.



ASIM BEBEK



Erdoğan ve rejimi Türkiye’ye tarihinin en kötü dönemini yaşatıyor. Darbe girişimi adı altında yapılan soykırıma varan uygulamalardan çocuklar da etkileniyor. 17 bin anne ve 668 bebekte rejim için bir tehdit. Masumiyetleri tartışmaya açık olmayan yüzlerce bebek hapiste. Daha 40 günlükken annesi ile birlikte hapishaneyle tanışan, emziği cezaevi yetkililerince kendisine verilmeyen, emeklerken cezaevi betonlarında dizleri aşınan Asım bebek de onlardan biri.

3 çocuk annesi Suna Uslu 30 Kasım 2016 tarihinde, Hizmet Hareketine yakın bir öğrenci yurdunda geçici bir süre sigortalı çalıştığı için o zaman 40 günlük olan bebeği Asım ile birlikte Aksaray’da gözaltına alındı.

Hukuksuzluklara gebe OHAL ortamında 7 gün boyunca sorgusu devam eden Suna Hanım, kötü nezarethane koşulları nedeniyle Asım bebeği yanına almak istemedi. Asım bebeğin 2 saatte bir anne sütü alması gerekiyordu. Ancak nezarethanede yetkilileri Asım bebeğin günde 3 defadan fazla getirilmesine müsaade etmedi.

Suna Uslu bir hafta sonra mahkemeye sevk edildi. Ardından tutuklanarak bebeğiyle birlikte Konya Ereğli cezaevine gönderildi. Ancak kanuna göre bu mümkün değildi. Zira kanun, hamile ya da 6 aydan küçük bebeği olan kadınların tutukluluklarının ertelenmesini emrediyordu. Ancak Suna Uslu 40 günlük Asım bebeğiyle tutuklanmıştı.

Psikolojik baskıya dayanamayan Suna Hanımın 2 ay sonra sütü kesildi. Bebeği Asım'ı beslemek için mama alması gerekiyordu. Cezaevi yetkilileri önce buna engel oldu. Ardından sosyal medyadan gelen tepkiler üzerine izin verildi.

Hapishane koşulları yeni doğmuş bir bebek için dayanılmazdı. Asım bebeğe yatak dahi verilmediği için annesiyle yatmak zorundaydı ve bir gece yataktan düştü. Bebeğini acile yetiştirmek için çırpınan anneye, kaçma şüphesiyle kelepçe takıldı ve bebeği ile birlikte hastaneye bu şekilde götürüldü. Asım bebek cezaevinin taş zemininde ve beton avlusunda emeklediği için avuç içleri ve dizleri su topladı, kıyafetleri parçalandı. Dizleri yırtık kıyafetleri hafızalara kazındı.

Suna Hanımın Asım’dan başka 2 çocuğu daha vardı. Süleyman ve Mücteba’ya, göğüs kanseri olan ve tedavisi hâlâ devam eden babaanneleri bakmak zorunda kaldı. Suna Hanımın, önce tutuklanan ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan eşi Mustafa Uslu yaşanan olaylardan çocuklarının nasıl etkilendiğini şöyle ifade etti: "Bir gün oğlum Süleyman yanıma geldi ve çok kötü bir rüya gördüm. Polisler anneme işkence ediyordu. Çok korktum ve aynı rüyayı görmekten korktuğum için uyuyamıyorum."

Mustafa Uslu, eşinin delilsiz bir şekilde yeni doğmuş bebeğiyle birlikte hapiste olması ve çocuklarının yaşadığı travma üzerine, durumu anlayacağını düşünerek savcıya gitti. Ancak Mustafa Uslu’nun savcıdan aldığı cevap Türkiye’deki adalet mekanizmasını özetler nitelikteydi: "Eşin itirafçı olsun 2 saate çıkarırım, bebeğinizin de içeride olması benim değil annesinin suçu…"

Suna hanımın kanser hastası kayınvalidesi durumun vahametini anlatmak için aynı savcıya yine gitti. Savcı bu kez de “Eğer gelinin itirafçı olmazsa oradan çıkamayacak" diyerek ailenin adalete karşı umutlarını tüketti.

Suna Uslu, cezaevine girdikten 10 ay sonra 21 Eylül 2017’de ilk defa hâkim karşısına çıkarıldı. Baronun avukat vermediği Suna Hanımın mahkemesi 25 dakika sürdü. İddianame okundu, hakkında Hizmet Hareketine yakın bir yurtta çalışmasından başka bir delil yoktu. Mahkeme, devlet izniyle açılan ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından denetlenen bir kurumda çalışmayı ‘terör örgütü üyeliği’ için yeterli gördü.

Suçsuzluğunu ispatlamaya çalışan Suna Hanım ise kendisine verilen 10 dakikada derdini anlatmaya çalıştı. Ancak ses sistemi bozuk olduğu için çoğu ifadeleri tutanağa yanlış geçirildi. Ve mahkeme kararını verdi: 7 yıl 6 ay hapis cezasına…

Romatizma hastasıydı Suna Hanım. Aldığı hapis cezasının ardından hastalığı hapishanede daha da arttı. Hastaneye götürüldü. Asım da yanındaydı. Suna Hanımın işi diğer mahkûmlardan önce bitti. Görevliler Suna Hanım ve Asım bebeği cezaevine geri götürmek yerine 5 saat boyunca sıcak ve havasız mahkûm taşıma aracının içinde bekletti. Ardından ikisi de hastalandı. Mustafa Uslu’nun aktardığına göre aracın kapıları biraz daha açılmasaydı bayılacaklardı.

Asım bebek gibi 700’e yakın bebek bugün hapiste. Gerektiği gibi beslenemiyor, sağlıklı bir ortamda büyüyemiyor. Oyuncak, yürüteç, bez ve mama gibi temel ihtiyaçları kısıtlı olarak karşılanıyor. Emeklerken taş duvarlar arasında dizleri yırtılan Asım bebek ve diğerleri gökyüzünü görmeyi, yıldızlara bakmayı, çiçekleri koklamayı, hayvanlara dokunmayı bekliyor.



GÖKHAN AÇIKKOLLU



Türkiye’de son yıllarda yaşananlar, toplumun birçok kesiminde telafisi mümkün olmayan yaralar açtı. Baskı ve sistematik işkenceler, 15 Temmuz kontrollü darbe girişimiyle zirve yaptı.

Hukuksuz tutuklamalardan, gözaltında işkencelerden, toplu işten çıkarmalardan öğretmenler de nasibini aldı. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı çalışan 30 bine yakın öğretmen Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) sebep gösterilmeden ihraç edildi. Özel sektörde çalışan 20 binden fazla öğretmenin de öğretmenlik lisanı iptal edildi.

Darbe girişimi sonrası 23 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alınan tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu da bu öğretmenlerden birisiydi. Gökhan öğretmen sadece işinden değil, hayatından da oldu; nezarethanede hayata gözlerini yumdu. Ölüm sebebi kayıtlara kalp krizi olarak geçti.

Ancak gerçek, tanık ifadeleri, doktor raporları ve ölümünden sonra Adli Tıp’ta yapılan otopsi sonucunda ortaya çıktı. Öğrencileri tarafından çok sevilen Gökhan öğretmen, gözaltında kaldığı 14 gün boyunca gördüğü psikolojik ve fiziki işkenceler nedeniyle hayatını kaybetmişti. Hakkında hiçbir hüküm bulunmamasına rağmen hainler mezarlığına defnedilmek istendi. Diyanet cenazesi için imam vermedi.

42 yaşındaki Gökhan öğretmen, evli ve iki çocuk babasıydı. 1997 Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü mezunuydu. Anadolu’nun birçok şehrindeki özel dershanelerde çalıştı. 2012 yılında girdiği KPSS sınavını kazanarak Ümraniye Atatürk Endüstri Meslek Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapmaya başladı. Mesleğine âşıktı. Her fırsatta, öğrencilerinden, okuldan bahsederdi. Hayat dolu ve meslektaşları tarafından sevilen bir eğitimciydi.

2013 yılında şeker hastası olduğunu öğrenmişti. Düzenli ilaç kullanmaya başladı.

Sadece Erdoğan ve rejiminin iktidarını güçlendirmeye yarayan 15 Temmuz darbe girişimi günü üniversite sınavına hazırlanan oğlunun doğum günüydü. Oğluna küçük bir hediye almış, akşam da mütevazı bir kutlama planlamışlardı.

Evinde televizyondan öğrendi darbe girişimini. Morali bozulmuştu. Silah sesleri duymaya başladı dışarıdan. “Böyle bir şey bu devirde nasıl olabilir” diyordu ailesine.

17 Temmuz’da kardeşinin düğününe katıldıktan sonra ailesini tatil için eşi Mümine Açıkkollu’nun memleketi Konya’ya götürdü Gökhan öğretmen.

Televizyonda 1000’e yakın özel okulun kapatıldığını öğrendi. Bu okullar arasında kızının eğitim gördüğü okul da vardı. İstanbul’a dönerek yatırdığı kayıt ücretini almak istedi. Başka bir okula kaydını yaptıracaktı.

22 Temmuz Cuma günü hızlı tren ile İstanbul’a döndü. Öğle saatlerine görev yaptığı okulun müdürü aradı Gökhan öğretmeni. Acı bir sesle bildirdi açığa alındığını. Eşini teselli etmeye çalışan 23 yıllık memur Mümine Açıkkollu da bir saat sonra aldığı telefonla eşi gibi açığa alındığını öğrendi.

Gökhan öğretmen binlerce meslektaşı gibi 23 Temmuz 2016’da Resmi Gazetede yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile meslekten ihraç edildi.

23 Temmuz günü Gökhan öğretmen, kızının okuluna gitti. Ancak okulu polisler sarmıştı. Kayıt işlemini iptal edemedi. Akşam saatlerinde Ümraniye’deki evine döndü. Saat 23.00 sularında polis evini bastı.

Şaşkınlıktan olanlara anlam veremeyen Gökhan öğretmenin ellerine arkadan kelepçe takıldı, darp edildi. Ağır şeker hastasıydı. Şekeri 400-450’lere çıkmıştı, kriz geçiriyordu. Kelepçelerini çözmeden insülin iğnesi vuruldu. Arama sonrası gözaltına alınan Gökhan öğretmene polis aracı içinde de şiddet uygulandı.

Açıkkollu sağlık kontrolünde sırtına, gözünün kenarına ve omuzlarına vurulduğunu doktora anlattı. Ancak kulak asan olmadı. Ailesi, Gökhan öğretmenin gözaltına alındığını ertesi gün öğrendi. 4 gün sonra ise eşi Mümine Açıkkollu, eşinin İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde tutulduğu haberini aldı. Şubeye giderek düzenli olarak kullandığı şeker ilaçlarını ve giysilerini teslim etti.

Gökhan öğretmen gözaltına alınmasının ardından her sağlık kontrolüne götürülüşünde kendisine yönelik işkence ve kötü muameleleri anlattı. Kendisine yüzlerce kez tokat atıldığını, göğsünün tekmelendiğini, kafasının duvara vurulduğunu söyledi. Bu ifadelerin bir kısmı doktor raporlarına girdi.

Gözaltına alınışının 5. gününde kriz geçirerek komaya giren Gökhan öğretmen, hastaneye yatırıldı. Haseki Hastanesinde 4 saat gözetim altında kaldı. Ancak kronik hastalıklarına rağmen doktorlar ‘nezarethanede kalabilir’ yazısı verdi ve yine nezarethaneye götürüldü. Artık dayanamıyordu. İşkencelerin dozu her geçen gün artıyordu. Eşiyle, çocuklarıyla tehdit edilir olmuştu.

“Artık dayanamıyorum. Ne dememi istiyorsanız kabul ediyorum. Artık yeter, yapmayın.” diye bağırmıştı. Ancak polisler isim istiyordu. Darbeye karıştığını iddia edip isim istiyorlardı. Birileri Gökhan öğretmeni darbeyle suçluyordu. O ise darbe günü oğlunun küçük mutluluğuyla uğraşıyordu. Ne diyebilirdi ki… İnledi ve inledi… Çığlıklarının ardı arkası kesilmedi.

Gördüğü işkenceler nedeniyle her gün adım adım ölüme sürükleniyordu Gökhan öğretmen. Gözaltına alınmasının 14. gününde vücudu artık dayanamadı. C koğuşu 3 Nolu bölümde sabaha karşı saat 4 sularında Gökhan öğretmenin inlemeleri duyuluyordu. Bedeni kasılmaya ve titremeye başladı. İnleme seslerine uyanan koğuştaki diğer 4 kişi sesinin ve solunumunun kesildiğini fark etti. Kalbi durmuştu Gökhan öğretmenin.

Polislerin çağrılması üzerine koğuştan dışarıya çıkarılan Gökhan öğretmene ilk müdahaleyi yan koğuşta gözaltında bulunan Profesör Cengiz Haluk İnce ve Lokman Başar yaptı. 40 dakika boyunca yapılan kalp masajına rağmen Gökhan öğretmenin kalbi çalışmıyordu.

Saat 05.30’da hastaneye kaldırıldı. 112 Acil Servis görevlileri de kalp masajı yaptı ancak Gökhan öğretmen geri döndürülemedi. Yapılan otopside “vücudunda kırıklar olduğu ve kafa travması geçirdiği tespit edilmiştir” denilmesine rağmen kayıtlara, ölüm sebebi kalp krizi olarak geçti.

Polis, Gökhan öğretmenin eşini 5 Ağustos sabahı aradı. Haseki Hastanesi’ne gelmelerini istedi. Ailesi Gökhan öğretmenin rahatsızlandığını düşünürken bir saat sonra bir telefon daha aldı. Bu kez arayan başka bir polisti ve Adli Tıp Kurumu’na gelmelerini istiyordu.

Ailesi, Gökhan öğretmenin hayatını kaybettiğini Adli Tıp Kurumu’na geldiğinde öğrendi. Gökhan öğretmenden geriye kalan eşyaları İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden alan eşi, şeker hastası olan eşi için getirdiği ilaçların neredeyse hiç eksilmemiş olduğunu fark etti. Verildiği söylenen ilaçlar Gökhan öğretmene verilmemişti.

Sağlık kontrolü için götürüldüğü her doktora, yüzlerce kez tokat yediğini, kafasının duvara vurulduğunu, işkence gördüğünü anlatan Gökhan öğretmenin ifadeleri, doktor raporları ve ölümünden sonra Adli Tıp’ta yapılan otopsi sonucunda belgelendi.

Gökhan Açıkkollu, doktor kontrolünde sağ göğsünün altındaki kaburgasının çok ağrıdığını tekme vurulduğunu söylemişti. Adli Tıp Kurumu da otopsisi sonucunda kaburgada kırıkların görüldüğünü belirtti.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı konuyla ilgili yazdığı raporunda ise şeker hastası bir kişinin kalp krizi geçirmesine neden olan etkenin fiziksel şiddet olduğunu söyleyerek işkenceye işaret etti. 14 sayfalık raporda ölüm nedeninin işkence olarak kayda girmesi gerektiğini vurguladı.

Kayıtlara kalp krizi sonucu ölüm olarak geçen olayın ardından aile ‘işkenceyle ölüm’ bulguları üzerine savcılığa suç duyurusunda bulundu ve soruşturma açıldı. Gökhan öğretmenin işkence altında can verdiğine tanıklık eden birçok kişi vardı.

Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan avukat Engin Emrah Biçer, cezaevi yönetimine verdiği dilekçesinde, “Gözaltında iken yaklaşık 14 gün Gökhan Açıkkollu ile beraber kaldık. Kendisi gözaltında iken döve döve öldürülmüştür. Bu duruma en az 15 kişi şahittir” dedi.

Tutuklu bir Adli Tıp Uzmanının avukatı da “Müvekkilim şahitlik yapmak istiyor. Gökhan Açıkkollu’nun şiddete maruz kalarak öldüğüne dair bilgi vermek istiyor” ifadeleriyle işkenceyi doğruladı.

Gökhan öğretmenin işkenceyle öldürülmesinin ardından açılan soruşturmanın savcısı Burhan Görgülü, hiçbir tanığın ifadesini almadan, “Olayda herhangi bir kimsenin kastı veya ihmali olmadığı” gerekçesiyle dava açılmasına gerek olmadığı belirterek dosyayı kapattı. Oysa onunla birlikte gözaltında kalan çok sayıda kişi tanıklık yapmak istediğini belirtmişti.

Gökhan öğretmenin ailesi acı üstüne acı yaşıyordu. Yetkililer Gökhan öğretmenin İstanbul’da gömülmesine izin verilmeyeceği söyledi. Aile, çocuklarının İstanbul’da ancak ‘Hainler Mezarlığı’ denilen yere, yıkanmadan, cenaze namazı kılınmadan gömülmesine müsaade edilebileceğini duyduklarında bir şok daha yaşadı. Henüz ifadesinin alınmamış, hakkında iddianame düzenlenmemiş, yargılaması yapılmamış, hüküm verilmemiş Gökhan öğretmen, ‘hain’ olarak adlandırılıyor ve hainler mezarlığına layık görülüyordu.

Aile mecburen cenazeyi Konya’ya götürmeye karar verdi, eşinin memleketine gömülecekti Gökhan öğretmen. Konya’da ise bir başka insanlık dışı muamele kendini gösterdi. Cenaze namazını kıldırmaya gelen imam, Diyanet İşleri Başkanlığının verdiği “hainlerin namazı kılınmaz” talimatı doğrultusunda cenaze namazını kıldırmayı reddetti. Köy halkından bir vatandaş cenaze namazını kıldırdı ve Gökhan öğretmen defnedildi.

Gökhan öğretmenin ölümünün ardından, 23 yıllık memur olan eşi Mümine Açıkkollu da 29 Ekim’de çıkan 675 sayılı KHK ile ihraç edildi. 24 Şubat’ta ise evlerine gelen polis tarafından gözaltına alındı. Hakkında yakalama kararı olduğu belirtilerek Çağlayan Adliyesi’ne sevk edildi.

Mümine Hanımı, Gökhan öğretmen hakkında gözaltı kararı veren savcı Can Tuncay sorguladı. Savcı, vefat eden eşi hakkında Mümine hanıma, Gökhan öğretmenin darbe gecesi tanklara emir verdiği yönünde iddialarda bulundu. Mümine Açıkkollu ise “Eşimin boş bir tabancası bile yok. Hiçbir askeri tanımazdı.” dedi. Ardından Gülen cemaatiyle bir bağlantısının olmadığı söylenerek serbest bırakıldı.

Yaşadığı bunca olayın üzerinde hayat arkadaşını da kaybeden Açıkkollu, iki çocuğu ile birlikte hayatta kalma mücadelesi veriyor. Gökhan öğretmenin 10 yaşındaki kızı her gece babasının fotoğrafına sarılarak uyuyor. Yaşadığı olaylardan sonra psikolojik tedavi görmeye başlayan küçük kız, yaşadıklarını hala unutamıyor.

Mağdurun üniversite sınavlarına hazırlanan oğlu, yaşadığı kötü hadiselere rağmen yüksek puan almayı başardı. Hayali olan mühendislikten vazgeçip hukuk bölümünü tercih etti.

Gökhan öğretmen gözaltındayken işkenceyle vefat etti. Hakkında nasıl bir suçlama olduğunu ne ailesi ne de avukatı öğrenemedi. Ardında “Burası muz cumhuriyeti sanki hiç bir şey yapamıyoruz, sesimizi duyuramıyoruz. Çocuğuma hiç yoktan vatan haini damgası vuruldu” diyen bir ana-baba, çocukları için yaşam mücadelesi veren bir eş ve onu her zaman özleyen iki evlat bıraktı.

Gökhan öğretmen gibi 15 Temmuz sonrası gözaltında veya tutuklu 64 kişi şaibeli şekilde hayatını kaybetti.

Türkiye’de yaşanan baskı ve hukuksuzluk ortamı, kanunsuz emir ve talimatların yerine getirmesi, işlenen suçunda adli mekanizmalar tarafından üstünün kapatılması Gökhan öğretmenlerin sayısının artmasına kapı aralıyor.

Gökhan öğretmeni sistematik işkenceyle ölüme götüren polisler bugün yargılanmıyor. Ancak evrensel hukuka göre işkence suçlarında zaman aşımı bulunmuyor. İşkence yapanlar er ya da geç yargılanmaktan kurtulamıyor. Gökhan öğretmenin ailesi de hukukun geri geleceği günleri bekliyor.



İBRAHİM KARAYEĞEN




Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-17 show above.)